“Türkiye’nin anti-demokratik durumundan Boğaziçi de payına düşeni alsın” – BOUN Dayanışma ile röportaj | Gençlik Komünleri

Haliç Üniversitesi rektörüyken Melih Bulu’nun, Boğaziçi Üniversitesi’ne Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından kayyum olarak atanmasının ardından başlayan ‘Boğaziçi Direnişi’ üzerine Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi ve Boğaziçi Dayanışması üyesi olan Damla, Yavuz ve Enes ile konuştuk. Boğaziçi Üniversitesi’nde Melih Bulu’dan önce yaşanan sorunlardan son süreçte açılması kararlaştırılan hukuk ve iletişim fakültelerine, kayyum rektörlerinden LGBTİ+’lara yönelik ötekileştirici ve dışlayıcı tutumlarından “Ülkem adına çok üzgünüm” videosuna kadar birçok konuyu röportajımızda bulabilirsiniz.

(Gençlik Komünleri)


Soldan sağa: Damla, Yavuz ve Enes
Melih Bulu’nun kayyum olarak atanmasından önce, Boğaziçi’nde ne gibi sorunlar yaşanıyordu? Öğrencilerin, akademisyenlerin ve eğitim işçilerinin temel sorunları nelerdi? Eğer sorunlar varsa bu son sürece nasıl etkisi olmuştur?

Enes: Daha önce birçok okulda olan -yemekhane zammı gibi- eylemlikler tabi ki oluyordu. Ayrıca Boğaziçi Üniversitesi’ne (BOUN) iki-üç senedir yeterli bütçe çıkmıyordu. Kesin olmasa da bu durumun arkasında politik sebepler olduğunu biliyoruz. Okul iktidara birçok tehdit oluşturacak siyasal grubu ve toplumsal hareketi içinde bulunduruyor. Afrin Harekâtı zamanı yaşanan meseleler, LGBTİ+ hareketinin okulda güçlü olması vs… Bu sebeplerden okulda bir “akademik abluka” vardı. Tuvalet kağıdından tutalım derslerdeki kimi araç gereçlere kadar ciddi eksiklikler vardı.

Damla: Öncelikle; aldığım özellikle sayısal kitle derslerinde çoğunlukla merdivenlerde oturmak zorunda kaldığımı ya da -çok fazla sorununu yaşamasak da- laboratuardaki araç gereklerin çok eski olduğunu söyleyebilirim. Okulda kare blok denilen bir yer var ve burası depreme dayanıksız bir bina. 2019 yılında yaşanan depremde zarar gördü; bizim defalarca üstelememize, rektörlük ve senatoyla defalarca görüşüp durumu anlatmamıza rağmen bu konuda hiçbir geri dönüt alamadık.

Okulu akademik bir yerden ticari bir yere döndürmeye çalıştılar

Okulun yapısını değiştiren karma yurtların kapatılması, okul içinde alkol kullanımının yasaklanması, 8 Mart ve Onur Haftası dönemlerinde okula polis gücü gelmesi… Eylem zamanları Kuzey Kampüs’ten çıkarken polis izniyle pankartları indirip sloganları durdurarak çıkabiliyorduk, Güney Kampüs’e girişimizde de yine polis izniyle girebiliyorduk. Bunlar haricinde pandemi döneminde Mehmed Özkan rektörlüğünde Kennedy’deki ağaçların kesilmesi, okula mezunların sadece belirli saatlerde girebilmesi gibi sorunlar da yaşanıyordu. Öte tarafta okulda düğün ve konser gibi ticari amaçlarla yapılmış organizasyonlar oldu. Okulu akademik amaçtan ticari amaçlara döndürmeye çalıştırlar. 2018 yılında sömestri döneminde okulda öğrenciler yokken siyasetçiler okula davet edildi ve hatta o zaman Erdoğan da okula geldi.

Yavuz: Ben de son süreçte heteronormatif toplum ve devlet pratiklerinin okul içinde uygulanmaya başladığını söyleyebilirim. Özellikle Mehmed Özkan döneminde bunu dezavantajlı gruplar üzerinden daha fazla gördük. O aba altından gösterilen sopanın artık aba içinde olmadığını deneyimledik. LGBTİ+’lar ve sol görüşte olan insanlar çoğu kişinin çeşitli ayrıcalıklarından dolayı görmediği baskıyı devamlı yaşıyordu. Hande Kader Bursu’nun iptali, İstiklal Marşı olayları ve Onur Yürüyüşü yasakları gibi daha da uzatabiliriz.

Damla: Mehmed Özkan varken de rektörlüğün duruşu kendi öğrencisini hedef göstermeye yönelik ve hatta bu durumu ana akım medyaya kadar taşıyabilecek tehlikede olan bir rektördü. Mehmed Özkan, Melih Bulu gibi kitlelere saldıran ya da bunu tek elden emir alarak yaptığını belli eden biri değildi.

Boğaziçi Üniversitesi’nde Mehmed Özkan protesto ediliyor – 2016

Üniversitede kulüpler arasında oluşan husumetler okul yönetimince besleniyordu

Yavuz: Üniversitede belli kulüpler arasında oluşan husumetlerin üniversite yönetimi tarafından çözümlendiği değil aksine beslendiği, bazı grupların kimliği yüzünden baskıya alındığı, bazı grupların ise türlü şiddet eylemleri ve fişleme yapmalarına rağmen korunduğunu gördük.

Enes: Mehmed Özkan’ın rolü bir tür uzlaşıyı sağlamaya yönelik bir algı oluşturup tam olarak baskı kurmayıp ve doğrudan bir yasaklamaya gitmeyip; okuldaki eylemliklerin önünü kesmeye yönelik bir tür ara form gibiydi. Mesela okulda belli kulüplere ve kişilere yönelik saldırılar olduğunda Mehmed Özkan ve akademik idari kadrodaki diğer hocalarımız daha fazlasının mı gelmesini istiyorsunuz diyerek -bize aba altından sopa göstererek- aslında okuldaki kitlesel eylemliklerin önünü kesiyordu. Bürokratik yollarla çözüm sunduklarını söylüyorlardı.  Ama aslında hiçbir zaman gösterdikleri çözümler gerçek bir çözüm olmadı. Son kertede devlet okula dair bir karar verdiyse yapıyor ve biz de geri adım attığımızla ve okulumuza yönelik saldırıları karşılayacak kitlesel eylemlilikleri oluşturamadığımızla kalıyorduk. Mehmed Özkan’ın böyle bir rolü vardı. Bu anlamıyla; Mehmed Özkan, bu 9 rektör adayından biri olmasına rağmen tercih edilmedi çünkü okuldaki hocalarla kişisel ilişkileri üzerinden” Boğaziçi kurumunu koruyan” bir tür uzlaşı vardı. Mehmed Özkan’ın da artık gitmesi gerekiyordu çünkü okuldaki hükümet karşıtı havayı ve bağımsız hattı kuvvetli olan hareket ezilemiyorlardı. İktidar da bu sebeple Mehmed Özkan’ı  tekrar tercih etmedi.

Okula yönelik olarak sözünü ettiğiniz bütçe ayrımcılığı, okul yönetimi tarafından da okul içerisinde muhalif kulüplere yönelik uygulanıyor mu?

Enes: Dürüst olmak gerekirse muhalif diyebileceğimiz pek çok kulüp okuldan bütçe alıyordu ama etkinlikler mevcut rektörün beğeneceği şekilde planlanarak yapılıyordu. Örneğin; “Rektörümüz Mehmed Özkan’a teşekkür ederiz” gibi notlarla etkinlikler bitiriliyordu. Ama şu an bu kulüplerin tamamı kayyum rektöre karşı direnişte aktif rol alıyorlar.

Bu noktada konuyu biraz açmak gerekirse; okulda sadece kurum imtiyazlarını ve itibarını korumak için kayyum rektöre karşı olanlar var mesela. Bu durum bir spekturum gibi herkes aynı oranda imtiyazını korumuyor; LGBTİ+ların haklarını da imtiyazlara dahil edenler var ama sadece Stanford’a gitme şansını koruyacak şekilde imtiyazını korumak isteyenler de var. Bu sözünü ettiğim skalada kurumu korumak isteyen ama muhalif olan HDP’ye yakın diyebileceğimiz kulüpler de var. Bu kulüpler de bütçeden faydalanabiliyordu ama LGBTİ+ Kulübü, Sosyal Bilimler Kulübü, Tarih İncelemeleri Kulübü gibi kulüpler çok daha fazla baskı görüyordu. Mesela etkinlikleri yasaklanıyordu çünkü bu kulüpler Mehmed Özkan’dan bu yana kayyum demeyi hiçbir zaman bırakmadılar. Mehmed Özkan’a yönelik eylemler sönümlenince diğer kulüpler ve hocalar kayyum demeyi bıraktılar ve Mehmed Özkan’ı rektör olarak kabullendiler.

Komüniste okuma hakkı tanımama bu toplumda karşılığı olan bir şey

Yavuz: LGBTİ+ Kulübü ya da diğer kulüplerin baskı görmesinde; toplumun içerisinde kullanılabilen bazı düşünceler olabiliyor. Afrin olayında olduğu gibi bunlar komünist provokatör ve bu nedenle okuma hakkı tanımayacağız denebiliyor. İşte komüniste okuma hakkı tanımama da bu toplumda karşılığı olan bir şey… Benzer şekilde LGBTİ+’lara da yaşam hakkı tanımama da yine toplumda karşılık buluyor maalesef. Bu noktalar üzerinden ilk ayrılmalar yaşandı. Buralar üzerinden okula darbeler geldi ve hem okul içerisinde hem de okul dışarısında tepki bölünmeye çalışıldı. Mehmed Özkan, rektör olduğu dönemde bu tepkileri bu sözünün ettiğim yerler üzerinden bölmeyi başardı.    

Afrin harekatı zamanı Boğaziçi Üniversitesi’nde stant açarak lokum dağıtanlara “İşgalin lokumu olmaz” sloganıyla gerçekleştirilen protesto – 2018 
Boğaziçi Üniversitesi’ne Melih Bulu kayyum rektör olarak atanmadan önce de Mehmed Özkan rektörlüğe atanmıştı. O zaman da bir takım protestolar olmuştu ama kısa zamanda sönümlenmişti. O günden bugüne sizce ne değişti de bugün protestoların boyutu büyüdü?

Yavuz: Mehmed Özkan’ın uyguladığı baskıların nereye ulaşabileceğine dair bir öngörümüz vardı. O dönemde yaşananlar daha küçük baskılardı ve daha küçük demografilere yönelik baskılar yapıldı. Bu atamanın üzerinden 5 sene geçti ve -ülke genelinde geçen bu süre zarfında neler olduğunu, yaşanan baskının ne kadar çok arttığını gözlemlediğimiz için- bu gruplarında içinde tepki daha fazla arttı. İster istemez okuldaki topluluklar içerisinde politize olma hali arttı. Örnek vermek gerekirse; LGBTİ+ kimliğinden insanların emekçi ve dayanışmacı platformlara daha fazla yaklaştı. “BİMEKS İşçileri” için Çağlayan Adliyesi’ndeki eylemde LGBTİ+ görünürlüğü ve varlığı çok net bir şekilde fark ediliyordu. Bu 2016 yılında tam olarak böyle değildi. Okulda baskılanan gruplar arasında ciddi bir radikallize olma durumu var.

Damla: Bizim okul politik duruş açısından çok çeşitli… Mehmed Özkan, okuldaki birçok yapı için kabul edilebilir bir isimdi. Akademisyen arasında da bu durum böyleydi hatta öğrencilere göre akademisyenler arasında daha fazla böyleydi. O dönemde yapılan akademisyen baskıları söz konusuydu. Yani o zamanlarda “Marmara İlahiyat’tan hoca mı gelmesini istiyorsunuz?” şeklinde propaganda yapıldı ve 4 sene sonra tepeden inme okul bünyesinden olmayan bir adam rektör olarak atandı. Aslında bu durum da çok fazla politik olmayan kesimleri tetikledi. Mehmed Özkan’ı kabul edilebilir gören kesimler için de artık Melih Bulu kabul edilebilir değildi.

Mehmed Özkan’ın ve Melih Bulu’nun kabul edilebilirliği okul çevrelerinde farklı

Sonuçta bu direniş öncelikle Boğaziçi öğrencileriyle başladı. Bu yüzden Boğaziçi içerisinde büyük bir kesim tepki gösterdi. Bu durumla beraber Boğaziçi Direnişi’nin politik duruşu, kolektif mücadeleye yatkın bir şekilde evirildi. Hatta bu bilinçle başladı diyebilirim. Kolektif mücadele sürdürmezsek başarıya ulaşamayacağımızı biliyorduk. Mehmed Özkan’ın ve Melih Bulu’nun kabul edilebilirliği okul çevrelerinde farklı… Bu yüzden ses çıkarmayacak insanların da ses çıkarması, eylemlerin büyük bir şekilde başlayıp, dışarıyla birleşmesinde etkili oldu.

Enes: Damla’nın söylediklerine biraz ek yapmak gerekirse; Mehmed Özkan, Gülay Barbarosoğlu’nun yardımcısıydı. Hocalar zaten bir tür bizden biri şeklinde yaklaştı. Bu durum hareketin önünü net bir şekilde kesti ve okul dışına taşmasını engelledi. “Boğaziçi’nin çimlerini koruma” adını verdiğimiz şeye çekmişlerdi mücadeleyi. Net bir şekilde -Feminist hareketin dilinden konuşacak olursak- kesişimsellik gibi bir yerden diğer hareketlerle buluşalım ve -Komünist bir yeden konuşacaksak- bir üçüncü yol bağımsız hattı oluşturalım yaklaşımı 2016’da güç kazanamamıştı. Hatta hareket bile olmadı sadece belli bir süre eylemler devam etti. O zaman politize olan bazı insanlar referandum zamanı okulda çalışma yaptılar ama kitleden hep beraber koptuk ve sürdüremedik. Herkes Mehmed Özkan’ı karşısına almamıştı böyle nesnel bir gerçeklik vardı. Şimdiyse herkes kayyum rektörü karşısına aldı. Her taraftan bir birleşme oldu.

CHP ile demokrasi mücadelesi verilemez tartışmaları ayyuka çıktı

Boğaziçi Üniversitesi’nde çok ciddi bir politikleşme süreci yaşandı. Diğer okullara nazaran sosyalist partiler ve gençlik örgütleri çok güçlü değil ama bir yandan da inanılmaz bir rahatlık ve özgürlük alanı var. Siyasal faaliyet her şeye rağmen kulüpler üzerinden vs. yapılabiliyor. Bu ortam ciddi bir örgütlü toplam yarattı. Öte yandan son süreçte devlet şiddetiyle beraber siyasal bilincimiz farklı bir yere evrildi. Bugün muhalefetin CHP’yle verilemeyeceğini söyleyen insanları görüyoruz okulda. “Niye İmamoğlu’na oy verdik?” diyen öğrenciler, bu eylemlerle ilişkilerini çok daha geniş bir yerden kuruyor. Biz İmamoğlu’na oy vermişiz ama hata etmişiz bunlar bizi yarı yolda bırakıyorlar, CHP ile demokrasi mücadelesi verilemez tartışmaları ayyuka çıktı.

Yaşadığımız nesnel durum herkesi tetikledi ancak bu süreç öncesinde okul içerisinde yaşadığımız bir de öznel bir durum var. Afrin meselesi, LGBTİ+ Kulübüne yönelik saldırılar… Diğer taraftan TGB’nin kulübü olan ADK, AKP’ye yakın olan kulüp BİSAK ve İYİ Parti ile MHP arasında duran Türk Araştırmaları Kulübü bir üçlü blok halinde okuldaki solcu, sosyalist, Kürt, LGBTİ+ öğrencileri hedef haline getirip saldırıyordu. Bu saldırılar devlet saldırısıyla da birleşince içerde öznel olarak başka bir politikayı kuracak özneleri doğurdu. Bugün bizler de bugün bu duruma karşı -sözünü ettiğimiz- bağımsız hat savunusunu yapmaya çalışıyoruz.

Yavuz: Mehmed Özkan ile Melih Bulu arasındaki farka dair bence önemli bir nokta daha var. Ben bunu hocaların tepkisinden de gördüm. Aslında biz bir yandan da anti-bürokratik bir iş yapıyoruz. Geçmişte de bürokrasiye karşı çıkma çabalarımız oldu. Boykot talebimiz oldu -bu hala daha geçerli- ama Mehmed Özkan ile ilgili Melih Bulu döneminde hocaların ilk yaptığı sırtlarını dönerek ve hala devam ettikleri eylemde Mehmed Özkan’ın alkışlanması tarzı bir durum yaşandı. Ve burada hala şeyi görüyoruz: Bizim hocalarımız bürokratlar mı yoksa politik özneler mi? Öğrenciler tarafından ciddi bir şekilde hocaları da politize etme ve sistemin elinden aldığı politik özneliği geri kazandırma geri kazandırma çabası var. Ama tabiî ki de bürokratik engeller çok fazla. Mehmed Özkan bunları çok iyi kullanıyordu. Sözünü ettiğim bürokrasiye karşı -bizi ezen o sisteme karşı- son dönemde radikalize olma durumu yaşandı. Bunu birçok arkadaşımda gördüm.

Kadıköy rıhtımda gerçekleştirilen kayyum rektör eylemi

Enes: Uzun zamandır -Gezi’den beri- talep siyasetinin dışına çıkıp geçiş programı maddesi olabilecek bir hattan bu hareket örüldü. Siyasal iktidarın belki herhangi bir burjuva düzeninin karşılayamayacağı bir “anayasal” talep var bu harekette. Herkese bunu süreç içerisinde kabul ettirdik. İlk başta sadece “kayyum istifa” derken, bugün üniversitenin bütün bileşenlerinin -emekçilerin, işçilerin, öğrencilerin, akademisyenlerin- dahil olduğu bir rektörlük seçimi istiyoruz. Bu çok kritik bir şey; negatiften kurmayıp pro-aktif bir yerden ve iktidarın asla karşılayamayacağı ama kitlelerin de sahiplenebileceği bir siyasal talebimiz var. Gerçekten iktidar, bu noktada doğru söylüyor. Bütün taleplerin karşılanması için istifa etmesi lazım.

İktidarın Boğaziçi Direnişi’ne dair çeşitli yalan beyanları oldu. Öte yandan direnişi kırmaya yönelik iddialara karşı sosyal medya platformlarında bazı öğrenciler ve öğrenci grupları #İşinAslı adında bir kampanya yaptı. Bunlara dair neler söylemek istersiniz? Sizce işin aslı nedir?

Damla: “Ben işin aslında terörist değilim. Ben başarılı bir öğrenciyim, sadece haklarımız savunuyorum” tarzını savunmak istemiyorum. Aslında bunun açıklamasının yapılmasını da gerekli görmüyorum. Ben kendi adıma yapılanları doğal karşıladım. İktidarın saldırıları, onların kesiminin bize karşı bakış açısını daha da keskinleştirmesi bakımından belki tehlikeli görünebilir ama tersten iktidarın -bize yönelik- saldırıları, direnişimizin sürekliliğini sağlıyor ve haklı mücadelemizin ne kadar güçlü olduğunu da gösteriyor.

Ek olarak; Kadıköy’de ya da Güney Kapı’da, tabi ki birçok kimlikten ve hareketten insan orada olacak çünkü kayyum tarafından ezilen ve iradesi yok sayılan üniversite demek bugün aynı zamanda iktidar tarafından kimliği ya da politik duruşuyla ezilen, iradesi hiçe sayılan herhangi bir topluluk demek! Zaten bundan dolayı -kitlelerin birleşiminden korktukları için- bu saldırıyorlar.

Yavuz: Direnişin başından beri kamuoyunu nasıl oluşturmalıyız, hangi noktalar geri dönülmez kırmızı noktalarımız tarzı tartışmalar çok fazla yaptık ve bir noktada biz şeyi herkes net olarak fark etti: “Biz kendi anlatılarımız ana akım medyada oluşturamayacağız.

Örneğin; BOUN sergi olayının direkt LGBTİ+ Kulübü’ne yıkılması ve bu sergi sebebiyle iki kişinin tutuklanması arasında bir bağlantı yok arasında. Direnişin genel bir inisiyatifinde olan bir olayın sadece bir kulübe yıkılması, ardından kulüp binasının polis tarafından aranması ve kulübün rektörlük tarafından kapatılması… Yani o kadar çok yanlış anlatı var ki meselenin doğru bir noktasını bulup düzeltme imkanı yok artık! Bu durumun farkında olan ve bizimle benzer şeyler yaşayan insanlar bir çağrı olduğunda geliyorlar çünkü onlar da bize yardımcı olmazlarsa benzer şeyleri yine yaşayacaklar.

Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampüs kapısında kayyum rektör eylemi

Sürekli karşı cevap üretip iktidarı boşa çıkaran bir hat var

Enes: Aslında sorduğunuz yalan beyanlar örgütlenmeye yönelik bir saldırı… İlk gün BOUN öğrencileri ve provakatörler diye bir ayrıma gittiler ama bir şekilde o ayrım boşa düşürüldü. Daha sonra LGBTİ+’lar üzerinden bir ayrım yaratılmaya çalışıldı ama o da bir şekilde boşa çıkarıldı. İbrahim Kalın, “Bunlar imtiyaz istiyor” dedi tık bir açıklama çıktı: “Biz tüm üniversitelerden kayyumların süpürülmemesini istiyoruz!”. Sürekli karşı cevap üretip iktidarı boşa çıkaran bir hat var.

Bana kalırsa artık burada yapılması gereken -BOUN öğrencileri arasındaki kararlı muhalefetin örülmesini savunanlara düşen görev- insanların örgütlenme haklarının savunulması… Öğrenci olmamasına karşın bize destek veren insanlar asıl öne çıkarılması gereken insanlardır çünkü bu sorun ilk bakışta onları doğrudan etkilemese de o insanlar ellerini taşın altına koyuyorlar. Bizim bugün tutuklanan arkadaşlarımızın çoğunun örgütlü sosyalist insanlar olduklarını dillendirmemiz lazım. İktidarın söyleminin aksine onlar örgütlü insanlar ve kendi sorumluluklarını yerine getiriyorlar.

BOUN’daki kararalı muhalefeti savunan öğrenciler de kendine düşen sorumluluğu yerine getirmeli ve insanların örgütlenme hakkını savunması gerekli. Nasıl ki biz valiliğin eylem yasağı varken 2911’i reddederek -bizim için meşru olsa da teknik olarak illegal bir şekilde- eylem koyduysak burada da insanların örgütlenme hakkını savunmamız lazım. Ancak bu şekilde bu eylemlilikleri sürdürebilir ve daha da büyük bir aşamaya geçebiliriz.

ODTÜ’ye kayyum olarak atanan Verşan Kök gibi Melih Bulu’nun da Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyum olarak atanmasıyla LGBTİ+’lar yine hedef tahtasına konuldu. Örneğin; 2017 yılında BOUN LGBTİ+ Kulübü’nün vermek istediği Hande Kader Bursu, Mehmed Özkan tarafından engellenmişti. Tüm bu yaşananları düşününce kayyum rektörlerin LGBTİ+’lara yönelik ötekileştirici ve dışlayıcı tutumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yavuz: Biz bu konuda birçok LGBTİ+ ve öğrenci örgütüyle üniversite dayanışma için iletişim halindeyiz. ODTÜ’de yasaklanan Onur Yürüyüşü sırasında saldırıya maruz kalan ve sonrasında haklarında dava açılan insanlar bize doğrudan deneyim aktarımı yapıyorlar. Ayrıca Hacattepe’den, Yıldız Teknik’ten… LGBTİ+ unsurlarla sürekli iletişim halindeyiz. Mücadelemizi omuz omuza veriyoruz çünkü saldırılar sadece BOUN’daki LGBTİ+’lara yönelik değil; Türkiye’deki bütün LGBTİ+’lara yönelik. Hem bu geniş çapta dikkat çeken örgütlülüğümüz hem de toplum nezdindeki LGBTİ+’lara yönelik olan negatif bakış açısı saldırıların ve hedef gösterilmelerin ardından yatan nedenlerden.

Kayyum rektör eylemine Kadıköy’de gerçekleştirilen polis saldırısı

Damla: Boğaziçi Üniversitesi’nde 4 senedir LGBTİ+ Kulübü üzerinde bir baskı vardı. Bugün verilen tepki daha önceden verilmedi. Bugün Kabe resmi olayında verilen tepki İstiklal Marşı olayında gösterilmedi. Ki ben gerçekten ikisi arasında bir fark göremiyorum.

İnsanlar birbirini sahiplenmeyi öğrendi

Son direnişte insanlar birbirini sahiplenmeyi öğrendi. İktidar sanıyordu ki yine sahiplenilmeyecek. Biz bu politik çizgiler çizilmeye başlandıktan sonra aslında insanlar hiç sahiplenmeyeceği talepleri sahiplendiler. Ancak ben bu iktidar saldırısını normal buluyorum.

Enes: Bence genel olarak 2016’dan sonra LGBTİ+’ların yaşadığı baskılar biraz daha öne çıkan bir gündem haline geldi. Okulda kayyuma karşı o barikatların karşı karşıya geldiği eylemde bir metin tartışması ortaya çıkmıştı. HDP belediyelerine ve Boğaziçi’ne atanan kayyumun ortak olduğuna dair hazırlanan bir metin vardı ve geniş toplamlar tarafından -1500 kişilik bir anket sonucunda- reddedildi. Sadece 300 kişi bu metni sahiplendi. Tek tartışma da “HDP kelimesi konulsun mu ya da konulmasın mı?” idi. Sadece metnin o kısmına takılınmıştı.

Biz o zaman “HDP çıkarılırsa metinden LGBTİ+ da çıkacak sonrasında” demiştik. Gerçekten de öyle oldu. Sadece LGBTİ+’lar da çıkarılmakla kalmadı en sonunda o tartışılan metin çöpe atıldı. Akademik etik ilkeler çerçevesinde insan hakları savunusu bile yapamayacağımız bir metin haline geldi.

12 Eylül 1980 Askeri Darbesi sonrasında Boğaziçi Üniversitesi’ne dışarıdan bir müdahaleyle Eğitim Fakültesi ve Uygulamalı Bilimler Fakültesi açılmıştı. Bugün de Melih Bulu’ya yönelik protestoların büyümesi ve adeta bir memleket meselesine dönüştürülmesinden sonra yine benzer bir dışarıdan müdahale ile Hukuk ve İletişim Fakülteleri açılıyor. Aradan geçen 50 yıla rağmen iktidarlar değişse de Boğaziçi Üniversitesi’ne yönelik benzer müdahaleler yapılmasına dair düşünceleriniz nelerdir?

Enes: Bugün açılan fakültelere dair bir şey söylemek gerekirse bunun esas sebebi Boğaziçi Direnişi’dir. İktidar bunu planlı bir şekilde yapmadı. Bu çok açık… Çünkü YÖK bu tarz fakülte açılmalarını yıllar öncesinden tartıştırıyor. Boğaziçi Üniversitesi’nde iktidarın kendi nüfusuna alamadığı -kendi ajandasına uyduramadığı- ciddi bir hoca nüfusu var ve bu nüfusa karşı kendi kadrosunu kurmak istiyor. Yani ben Melih Bulu ilk atandığında hiç böyle bir niyet olduğunu düşünmüyorum.

Boğaziçi de Türkiye’nin anti-demokratik durumundan payına düşeni alsın

Böyle kuvvetli bir direniş olmasaydı Boğaziçi “korunabilirdi” aslında. Boğaziçi kurumunu bu direniş sıkıntıya sokuyor şu an ama burada hiç sıkıntı yok. Boğaziçi de Türkiye’nin anti-demokratik durumundan payına düşeni alsın. Ben bu kanaatteyim açıkçası. Yani biz böyle sefil bir şekilde kendi imtiyazlarımızı iktidara yamanarak korumaya devam edeceğimize hepimizi temizlesinler diyorum ben. Şimdi böyle çok insan var şükürler olsun ki.

İktidar hiçte planlı hareket etmiyor. Artık kararsız bir iktidar var karşımızda. İlk başta polisler öğrencilerin karşısında sadece dururken sonrasında şafak operasyonu yaptılar, ondan sonra provakatör öğrenciler diye bölmeye çalıştılar olmadı, daha da sonra bunlar imtiyaz istiyor dediler ama o da tutmadı, ondan sonra LGBTİ+’lar dediler yine tutturamadılar.

Soylu bir yandan “Kapıyı kelepçeleyenler olmuş. Ne yapacaktı polisimiz? İyi de yapmış.” derken bir yandan da Hürriyet’te çıkan bir haberde bazı devlet yetkilileri bunu yapan polislerin arasında FETÖ’cüler olduğundan şüphelenildiğini ifade ediyor. Şimdi iktidar da parçalanmış vaziyette o da kendi içinde kararsız ne yapacağını bilmiyor. Böyle bağımsız bir hattın ön plana çıktığı çok güçlü bir siyasal ajandası olan bir direnişle karşılaştıkları zaman onlar da patates çuvalı gibi dağılıyorlar. Burada önemli olan şey bu direnişin diğer alanlarda da karşılığını bulması. Boğaziçi öğrencileri bu süreci daha fazla götüremeyecektir bir başlarına. Diğer demokratik kitle örgütlerinin de süreci omuzlaması lazım diye düşünüyorum.

Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampüs’te kayyumluk önünde gerçekleştirilen bir eylem

Direniş olmasaydı hukuk ve iletişim fakülteleri açılmazdı

Damla: Melih Bulu, Nagehan Alçı ile buluştuğunda 6 aya bu olayların biteceğine inanıyorum demişti. Aslında bu söylem de Enes’in dediklerini açığa çıkarıyor. Yani sönümlenmeye bel bağlamış durumdalar ve bunun dışında ne yapacaklarını bilmiyorlar. Bir yerlerden mevcut direnişe zarar vermeye çalışıyorlar ama hep tam tersi oluyor ve hatta direniş daha da büyüyor. Ben Enes’e katılıyorum böyle büyük bir direniş olmasaydı kesinlikle hukuk fakültesi de iletişim fakültesi de açılmazdı. Böyle bir direniş olmasa Melih Bulu kadro ihtiyacı da duymazdı. Kendine yardımcı da bulurdu, idari kadro da bulurdu okulda. O yüzden bunlar aslında planlı reaksiyonlar değil tam tersi çelişkili hareketler.

Yavuz: Ben de bireysel deneyimim üzerinden şunu anlatabilirim bölmeye çalıştıkları noktalardan bölünmüş gibi görünen yapılar aslında daha da kuvvetlenip daha da kapsayıcı hale gelerek devam ediyor. Bu direnişin ilk gününden itibaren gözlemlediğim şey ilk gün LGBTİ+ kimliğiyle hedef gösterilen sonra da gözaltına alınan arkadaşlarla tanışıp bireysel olarak konuşmaya başladığımızda daha organik bağlarımız gelişti ve bir noktada onlar bizim ajandamıza girmeye başladılar. Basın açıklamamızda bahsettiğimiz insanlar oldu, bireysel mesajlaştığımız insanlar kendi arkadaşlarımız gibi endişe ettiğimiz insanlar oldular aslında. Ve bu birçok noktadan bizi yalnızlaştırmaya çalıştıkça bizim birbirimizi daha çok kucaklamamıza neden oldu. Bizi onlar bölmeye çalıştıkça biz güçlendik.

Damla: Ki bence provokatörüz de iktidara karşı. Kesinlikle öyle çünkü provoke olmasa bu direniş asla bu iktidar tarafından bu saldırılar olmayacaktı. Hani o yüzden bunda da bir sakınca görmüyorum. Muhalefet bile iktidarla aynı yerden bu söylemi kullanıyor. Ama tam tersi aslında gençler iktidarı provoke ediyor ve iktidar da kendi kötülüğünü dışa vuruyor.

Altı boş muhalefet geri plana atıldı ve kararlı bir muhalefet öreceğiz hattı öne çıktı

Enes: Toplumsal muhalefet dediğimiz, altı boş muhalefetin aslında amacı Melih Bulu’nun dişlerini söküp yumuşak bir rektör haline getirmek. Buna karşın “Melih Bulu’yu koltuğundan atacağız” diyenler harekette ön plana çıkınca CHP bürokratları eylemi okul içine çekin diyecek bir noktaya getirdik. Kaftancıoğlu’nu ’12. Cumhurbaşkanı’na Mektup’ta “Hayır, Cumhurbaşkanı’nı eleştirmeyiz biz çünkü o seçilmiş biridir.” diyecek bir noktaya getirdik. Eylemin başında Kaftancıoğlu eyleme gelirken şimdi “Arkadaşlar bu mektup sıkıntılı” demeye başladı. Bu çok önemli bir şeye işaret ediyor. Artık o altı boş muhalefet geri atıldı ve kararlı bir muhalefet öreceğiz hattı ön plana çıktı.

Yavuz: Bu noktada bizim attığımız adımlar onları ifşa ediyor aslında. Görevlerini yerine getirmediklerini gösteriyoruz.

Boğaziçi Üniversitesi Güney Kapı önünde gerçekleştirilen bir eylem
Boğaziçi Üniversitesi’ne yönelik polis saldırıları arttıktan sonra okul öğrencileri tarafından hazırlanan, sosyal medya platformlarında çokça paylaşılan ve izlenen bir video vardı: “Ülkem adına çok üzgünüm” Bu videoda sözü edilen geleceksizlik ve yaşam alanına müdahale gibi sorunlar, üniversiteli tüm öğrencilerin sorunları. Boğaziçili öğrenciler olarak siz bu tepkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Ülkedeki sorunların çözümü noktasında bir vazgeçme hali var eleştirisine katılır mısınız?

Damla: O videonun yaptığı siyaset aslında artık ülkemde bir şey yapabileceğime inanmıyorum siyaseti ama Boğaziçi’nin yaptığı siyaset, önceden PlayStiation alabilirken şimdi alamayanların ya da önceden yurtdışında iyi okullarda okuyup rahat yaşayabilecek insanların artık bunu yapamaması siyaseti değil. Biz akademide hiç var olamayacak ya da AKP’den önce de AKP’den sonra da varlık mücadelesini sürdürenlerin siyasetini yapıyoruz diye düşünüyorum ve bu açıdan da söz konusu videoya katılmıyorum. Videoyu ilk gördüğümde de tepki gösterdim. Tepki göstermemin sebebi de bizim taleplerimizin “Ya biz çok başarılı öğrencileriz, biz bilim yapacağız ülkemizde, biz ülkemizi kalkındıracağız ama siz şimdi bize böyle yaptınız biz vazgeçtik artık ülkemize fayda sağlamayacağız.” olmaması…

Benim üniversitemi işgal ettiler. Benim sadece üniversitemdeki değil toplumdaki kimliğimi, varoluş mücadelemi, kadın kimliğimi… işgal etmeye çalışıyorlar.  Benim var olma mücadeleme bir saldırı var. O yüzden ben videoyu pek sağlıklı bulmuyorum ve az önce Enes’in bahsettiği altı boş muhalefete hizmet ettiğini düşünüyorum.

Yavuz: Öncelikle; kendi adıma bu direniş başladıktan sonra ben daha fazla amaç sahibi oldum ve bu videonun bahsettiği konunun tam tersi bir yoldaşlaşma deneyimi yaşadım. Kayyum öncesi çok net bir direniş hattımız yoktu ama mevcut baskılar ve sınırlandırmalar örgütlülüğümüzün hızlı büyümesinde etkili oldu. Önceki görünmezlik hali daha çok yılgınlık yaratıyordu kesinlikle. Hedef gösterilme ve polis şiddeti, doğalında bir noktada zaten LGBTİ+’lar gibi dayanışma içinde grupları direkt olarak harekete geçilmesi gerektiğini kör göze parmak sokar gibi gösterdi. Artık eskiye göre kendimi yalnız değil aksine polis şiddeti görenlerle ve ezilen bütün halklarla beraber hissediyorum. Yani ben videodakinin tam aksini hissediyorum ve bu sözleri başka insanlardan da duydum.

Biz öğrenciyiz evet ama yalnızca öğrenci değiliz; siyasal özneleriz de

Enes: Ülkem adına çok üzgünüm” evet o videoda temel söylemlerden biri. Bir diğer şey de şuydu “Ben Türkiye 3.’süyüm, ben 100.’süyüm, ben Türkiye bilmem kaçıncısıyım ve haklılığımı bu derecemden alıyorum” diyordu arkadaşlar. Biz buna karşı tam tersi olarak şunu söylüyoruz: “Biz haklılığımızı haklı taleplerimizden ve mücadelemizden alıyoruz.” Bizi sadece öğrenci kimliğimize sıkıştırmaya çalışılıyorlar. Hem okuldaki arkadaşlarımızın siyasal algıları bu yönde hem de toplumdaki bazı muhalefet dediğimiz siyasal partiler ya da kitle örgütleri bunu ön plana çıkarmaya çalışıyor. Biz öğrenciyiz evet ama yalnızca öğrenci değiliz; siyasal özneleriz de aynı zamanda. Yani belki ben şimdi sıralayacağım kimliklerden hiçbiri değilim ama biz Kürdüz, Ermeniyiz, LGBTİ+’yız aynı zamanda. Böyle kimliklerle var olan arkadaşlarımız bu mücadelenin ne kadar önemli olduğunu kişisel başarılarımız, CV’lerimiz, kariyerlerimiz ve başarılarımızdan ziyade bu kimliklerin ezilmişliklerinden gelen bir direnişle mücadelenin içinde yer almaya çalışıyorlar. O yüzden bunun ön plana çıkarılması gerektiğini düşünüyorum ben. Aksi takdirde yapılacak olan şey hani tekrar tekrar içeriye hapsolmak -bir Boğaziçi fanusu diye bir şey vardı ve biz o fanusu içeriden kırmaya çalışırdık- ve fanusu yeniden inşa etmek demek oluyor. O fanus zaten paramparça oldu Güney Kampüs’ün içerisine 400 tane polis girdiğinde ama hala o fanusun çatlakları üzerinden içeride bir sığınak, korunaklı alan yaratmak isteyenler olacaktır. Bizim bu arkadaşlarımızı da öreceğimiz somut işler üzerinden örgütlememiz lazım. Kimileriyle tartışarak kimileriyle de ortak işler yaparak. Onları dışlamamak lazım diye düşünüyorum ama açık bir şekilde de bu arkadaşlara eleştiri sunmak lazım. 

Kaynak: Gençlik Komünleri