Küba devriminin özgünlükleri (2) – Eren Yıldız

Küba Devrimi’ni yapan ve olağanüstü koşullara rağmen tüm saldırılara karşı devrimi savunma ve yaşatma mücadelesini sürdüren esas kahraman Küba halkıdır. İlk dikkati çeken şey Küba halkının 1868’de başlattığı bağımsızlık mücadelesinden itibaren 1959 devrim şafağına kadar kesintisiz bir mücadele azmi göstermesidir.

Bunu, 1868-1878 arası 10 yıl süren direnişte bağımsızlık uğruna 200 bin Kübalı (bunlardan 40 bin dolayındaki kesimi Siyahi Afrikalı kölelerden oluşan ve köleliğin kaldırılmasına paralel bağımsızlık mücadelesinde yer alanlardan olduğu belirtiliyor) insanın canına mal olmasına rağmen isyancı ruhunu kaybetmeyip direnişe devam etmesinde; 1890’lı yıllarda bağımsızlık ateşini tekrar yakmasında ve 1901’de bağımsızlığını kazanmasında görürüz.

Küba egemen sınıfın bağımsızlığını ABD’ye (Amerika Birleşik Devletleri) tabi kılması, halkın bağımsızlık özlemine ket vurmamış,  İspanyol sömürgeciliği yenen Küba halkı bu andan sonra da anti-emperyalist mücadeleyi büyüterek yoluna devam etmeyi esas almıştır. Küba’nın sınıf mücadelesi tarihine baktığımızda bunu rahatlıkla görebiliriz.

Birinci Enternasyonal’in Güney Amerika ülkeleri ile ilişkilerinin güçlenmesinde Paris Komünü’nün tayin edici bir etkisi olduğunu görüyoruz. Küba’da oluşturulan enternasyonal şubesi, İspanya şubesinin ideolojik etkisi altındadır. 26 Haziran 1873’te İspanya şubesi, Küba şubesinden haber alamadığını belirtir. Küba Bağımsızlık Savaşı nedeniyle kopan ilişkiler New York’ta yaşayan matbaa işçisi J. C. Campas tarafından yeniden kurulur. Campas, Katalonya’da yayınlanan El Produiler (Üretici) gazetesine yazılar yazıyor ve İspanyol sosyalistleri ile ideolojik tartışmalar sürdürüyordu. Bu gazetenin Kübalı okuyucusu Roig San Martin 12 Temmuz 1887’de Havana’da aynı adlı bir gazete çıkarmaya başlar. Bu gazete kısa sürede öylesine etkili olur ki emekçiler federasyonu kurulması hazırlıklarını sürdürecek bir komisyon oluşturulur. 29 Eylül 1887’de toplanan bir işçi kongresi anarşistlerin bütün karşı koymalarına rağmen “otoriter” ve “devlet sosyalizmi” ilkelerini reddeden bir karar alır. Bu tarihlere rastlayan tütün işçileri grevi reformistlerle anarşistler arasındaki ilişkiyi tamamen koparır. Reformistler 2 Eylül 1888’de grevi mahkum eden ve militanlarını Partido Autonomista’da (Otonom Parti) örgütlenmeye çağıran İşçi Birliği’nde toplanırken anarşistler 15-19 Ocak 1892’de bir işçi kongresi toplayacak İşçi İttifakında örgütlenirler. 1892’de oluşturulan Küba Emekçiler Federasyonu, aralarında José Marti, Carlos Bolina’nın da bulunduğu ABD’ye yerleşmiş göçmenlerin ve ABD’li sosyalistlerin desteği ile kısa sürede güçlenir. Marksizmle giderek daha fazla tanışan Kübalı sosyalistler 1883’te New York’ta Marx’ın ölümü üzerine düzenlenen seremoniye katılırlar. José Marti bu katılımın gerekçesini “Enternasyonal’i” kuran Marx’a bütün ülkelerin işçilerinin duyduğu saygıyla açıklayacaktır.  1892’de Küba Devrimci Partisi’ni kuran José Marti, Carlos Bolina Florida’da “Emekçilerin Kürsüsü” adlı bir gazete çıkarmaya başlar. José Marti bağımsızlık savaşını başlattıktan çok kısa bir zaman sonra dağlarda çatışmada öldürülür.

Bağımsızlıktan sonra ülkesine dönen C. Bolina 1899’da bir partiden ziyade propaganda kulübünü andıran Küba Sosyalist Partisi’ne girer ve 1904’te Sosyalist İşçi Partisi’nin kurucuları arasında yer alır. 1905’te Uluslararası Sosyalist Partisi kurulur. Bu iki parti daha sonra birleşerek Küba Sosyalist Partisi adını alır. Küba’daki ilk büyük grev 1907’de demiryolu işçilerinin grevi olur. Bu grevi 1908’de tütün işçileri grevi, 1911’de kanal işçileri grevi izler. 1917’de liman işçilerinin grevi bir genel greve dönüşür. 1924’te gerçekleşen bir dizi grevin ardından 1925’te Kübalı işçilerin ilk büyük merkezi örgütü olan Küba Ulusal İşçi Federasyonu (CNOC) kurulur.

1925’de tütün işçisi Carlos Boldino, genç avukat ve ozan Martinez Villena ve öğrenci lideri  Julio Antonio Mella, Küba Komünist Partisi kurucuları arasında yer alır. Antonio Mella, Machado diktatörlüğüne karşı silahlı devrimci mücadele hazırlıkları yaparken öldürülür. Bir yanda işçi hareketi, diğer yanda öğrenci hareketi etkili bir muhalefet yaparlar. Küba devrim mücadelesinin radikal çıkışları genellikle öğrenci hareketinin içerisinden gelişir. İşçi hareketi her ne kadar anarko-sendikalist bir mücadele seyri içinde olsa da mevcut iktidarları oldukça zorlayan bir hareket durumundaydı.

1933’te Machado iktidarı devrildiğinde de işçi hareketinin etkili protesto yürüyüşlerinde üniversite öğrenci hareketinin mücadelesi çok etkili olmuştur. Directoira (Üniversite Öğrenci Yönetimi) lideri Antonio Guiteras’ın öncülüğünde başlayan mücadele Machado diktatörlüğünün devrilmesinde önemli rol oynamıştır. A. Guiteras daha sonra Batista’nın kolluk güçlerince öldürülür.

Bu dönemde Küba Komünist Partisi mevcut hareketlerini eleştirdiği, onların sistemle işbirliği içinde oldukları gerekçesiyle ittifak içerisinde yer almaz. Ancak öğrenci lideri Guiteras’ın  silahlı mücadele hazırlıkları yaparken öldürülmesi sonrasında Batista’nın askeri operasyonların en büyük hedefi olmaktan kurtulamaz. Komünist Partisi sırf adından kaynaklı olarak başta ABD ve işbirlikçisi Batista tarafından Sovyet ajanı olduğu varsayılır ve esas düşman olarak görülür. Bu süreçte binlerce Komünist Partili hapse atılır.

ABD-Sovyetler ikili ilişkilerinde yaşanan gelişme ve ittifak nedeniyle Küba Komünist Partisi anti-emperyalist politikasından vazgeçer adını Devrimci Birlik Partisi olarak değiştirir. 1839’da Komünist Parti yasalaşır hatta Batista’yı destekler ve 1943’te Batista hükümetinde yer alır, iki koltukta temsil edilir. Küba mücadele seyri başka kulvarda Komünist Parti ise başka kulvardadır. Batista’ya karşı gelişen devrimci muhalefetin dışına düşmüştür. Dolayısıyla Komünist Parti Küba halkı nezdinde itibar kaybetmeye başlar. Bu süreçte Otantik Parti (Küba Devrimci Parti) ve devamında bu partiden kopanların kurduğu Ortodoks Parti’nin (Küba Halk Partisi) dahi silahlı güç oluşturma pratikleri varken Komünist Parti bu mücadelenin dışında kalmıştır.

1944-1952 yılları arasında Otantik Parti iktidarı olsa da halk açısından olumlu bir gelişme olmaz. Yozlaşma ve kriz halkı isyan ettirir; kitle gösterileri, grevler ve silahlı eylemler başlar.  Öğrenci hareketi büyür ve çeşitli örgütler kurulur. Bu hareketlerin hepsi silahlı mücadele perspektifindedir. Küba devrim tarihine baktığımızda silahlı mücadele yönteminin ayırt edici bir durum olmadığını tam tersine yaygın tüm hareketlerin ortak noktası olduğu görülür. İşin ilginç yanı şu ki Küba’da silahlı mücadeleyi reddeden ve doğru bulmayan tek hareket de Komünist Parti olmuştur. Eğer niteliksel bir “aykırılık” görmek gerekirse Komünist Parti’nin bu yaklaşımını belirtebiliriz. Nitekim 1953’te Movimiento (Hareket) ismi ile kendini tanımlayarak mücadeleye başlayan Fidel Castro öncülüğünde oluşan hareketin 1956 aralığında şehirlerde ve kırlarda başlattığı silahlı mücadeleye de Küba Komünist Partisi karşı çıkmış, doğru bulmamış “maceracı bir kalkışma” olarak değerlendirmiştir. Komünist Parti, bu yaklaşımın ancak 1958’de ilk yarısında değiştirir ve devrim mücadelesine katılır.

26 Temmuz Hareketi’nin (M26-7) mücadele perspektifine baktığımızda aslında geçmiş kalkışmalardan pek de farklı olmadığını görürüz. 1895’te José Marti ve hareketin bağımsızlık savaşını başlatırken, 1925’te Komünist Parti kurucusu Julio Antonio Mella’nın Mochoda  diktatörlüğüne karşı hayata geçirmek istediği mücadele perspektifi, 1934’te öldürülen Antonio Guiteras’ın mücadele perspektifi, M26-7 ile aynı yıllarda kurulan Frank Pais’in örgütü ve Havana yakınlarındaki Escambray Dağlarında gerilla mücadelesi başlatan 13 Mart Devrimci Hareketi, bunların hepsi aynı perspektifle mücadele ediyordu. Dolayısıyla M26-7’nin mücadele perspektifi tabir caizse çoğunluğunun benimsediği klasikleşmiş bir mücadele çıkışıdır.

Burada şu sorulabilir: “O zaman neden sadece 26 Temmuz Hareketi devrime ulaşabildi?” Bunun birinci yönü; tarihsel olarak nesnel ve öznel(halk) koşulların uygun olmasıdır. İkinci yön ise içinde bulunduğu koşulları çok iyi tahlil ederek pratik adımlarını yerinde ve zamanında atmayı başaran, dogmatizme düşmeyip diyalektik bir yaklaşımla pratikten hızla öğrenebilen, öğrendiklerinden sonuçlar çıkarıp hayata geçirebilen öncü kadroların, önderliğin olmasıdır.

M26-7, 1953’te Moncada Kışlası Eylemi sonrasında ilk yenilgisini yaşamıştı. Kışla baskını başarısız olsa da önüne çıkan fırsatları iyi değerlendirip koşulları uygun adımlar atarak hareketin kitle tabanını geliştirilmiştir. 1956’da Sierra Maestra Dağları’na ilk çıkışta da hareket çok büyük bir darbe almış, tasfiye ile yüz yüze kalmıştı, ama öncülük iradesinin sağlamlığı ve halk tabanının uygun olması nedeniyle kısa sürede kendini toparlayarak mücadeleyi büyütebilmiştir. Yenilgiden zafer çıkarma dediğimiz şey de budur. Önderliğin kendini bir şekilde koruyabilmiş olması ve ilk bozgunu atlatarak hareketin zafere giden yolunun açılmasını sağlamıştır.

  1. Batista diktatörlüğü halkın ezici çoğunluğu tarafından öfke ile karşılanıyordu ve büyük bir toplumsal muhalefet oluşmuştu. İşçi sınıfı ve köylülüğün direnişleri yanında yaygın örgütlü mücadele başlamıştı. Fidel Castro en geniş muhalefet birliğini savunuyor ve bunu yaratmayı hedefliyordu. Meksika’da Ulusal Devrimci Eylem, Kurtuluş Eylemi ve Milliyetçi Kurtuluş Eylemi hareketleri M26-7 ile birleşti. Üniversite Öğrenci Federasyonu ile güç birliği yaptı. M26-7’nin kentlerdeki yeraltı örgütü, beyaz yakalılardan orduya, Katolik ve Protestan kiliselerine, işçilere ve Komünist Parti’ye kadar uzanan tüm gruplar ile taktik ittifaklar geliştirmişlerdir. Ancak burada ayırt edici bir özellik vardır. Birlik, ittifak ve güç birliği pratiklerinde her daim inisiyatif-öncülük M26-7’de olmuştur. Dolayısıyla Fidel Castro’nun hareketi devrimin seyrinde inisiyatifi hep elinde tutmuş, ittifaklarına da mücadele perspektifi doğrultusunda öncülük edebilmeyi başarmıştır. Kurmuş olduğu ittifakların bir kısmının (burjuva sınıfa mensup olan kesimler) mücadeleyi sahiplenmeleri engellendiği gerekçesiyle M26-7’ye  karşı rakip hatta düşmanlaşmasının kaynağı burasıdır.
  2. M26-7, çok yaygın bir tedarik ağı yaratmıştır. Hareket ayaklanmanın başında silah ve para elde etmek için neredeyse bütünüyle Carlos Prio Socarras’a (Batista darbesi ile 1952 yılında başkanlığı elinden alınan burjuva lider) bağımlıdır. Fakat ayaklanma geliştikçe farklı kaynaklardan silah almak hem siyaset hem de askeri anlamda zorunlu hale gelir. 1958 yılında Kosta Rica, Meksika, Venezüella ve ABD’den silahlar gelmeye başlar. 
  3. Uluslararası arası camiada sempati kazanmak da M26-7’nin stratejisinin bir başka unsurudur. Üyelerinin sivil toplumla önemli muhalif şahıslar ve siyasi partilerle güçlü ittifakları sayesinde Batista’nın acımasızlığını Birleşmiş Milletler, Kızılhaç komitesi ve diğer yabancı hükümetler nezdinde çok iyi gösterme olanağı bulurlar. M26-7’nin  Kent örgütlenmelerin de yönetici konumunda olan kadroların ABD konsolosluğunda ki görevlilerle sürdürülen Görüşmeler de buna örnek olarak gösterilebilir 
  4. M26-7,  basına çok iyi kullanabilmiştir.  basın üzerindeki yoğun sansür ve olağanüstü hal koşullarına rağmen ayaklanma süreci boyunca Küba’nın ünlü halkla ilişkiler şirketlerinde çalışan çok sayıda arkadaşları ve gizli örgüt işbirlikçileri aracılığı ile davalarını yeraltı basını, radyo ve hatta ünlü ticari dergilerde tanıtma olanağı bulurlar. Kurulan radyo ile aracısız bir şekilde Küba halkın seslenme olanağı yaratırlar.
  5. M26-7’nin  güç kaynağından biri de ABD’de yaşayan Kübalılardır.  1950’li yıllarda Kübalılar New York, Chicago, Tampo, Miami, Bridgeport, Los Angelos, Houstan, New Orleans ve Diğer yerlerde yaşıyor ya da öğrenim görüyorlardı. Bunların çoğu isyancılar için aktif bir biçimde bağış toplar, kültürel etkinlikler düzenler, silah gönderir, hatta bazıları bizzat Küba’ya gider ve direnişe katılır. Harekete para gönderir ve de Batista sonrasında siyasi iktidarın sağlanmasında rol oynarlar. Amerika’nın tarafsızlık yasasını düzenli olarak ihlal ettiklerinden Adalet Bakanlığı tarafından suçladılar, FBI (Federal Soruşturma Bürosu) tarafından izlendiler. Ayaklanmanın sonuna doğru ılımlı şiddet yanlısı olmayan muhalefet, esas olarak rejim yıkıldığında tanınmış Kübalı siyasi ya da sivil liderleri çoğu Fidel Castro ve hareketini ulusal politikaya geri dönüş bileti olarak değerlendirir. M26-7, ada da önemli bağları olduğu kesin olarak çeşitli sürgün gruplarının savaşta ve sonrasında öncü rol üstlenmesini engellemek için epey zaman harcar.  Devrim ordusu hem ülke topraklarında hem de operasyonları açısından güçlendikçe hareketin siyasi başarısı için sürgündeki muhalifleri bölerek, başka yerlere atayarak ve zayıflığını teşhir ederek dışarıda tutmaya çalışır.
  6. Hareketin stratejisindeki diğer bir etken ise Küba’nın ABD ile olan coğrafi yakınlarından ve ABD hükümeti ve toplumuyla eskiye dayanan ekonomik ve siyasi bağlarından nasıl yararlandıkları ile ilgilidir. Özellikle M26-7  üyeleri ABD kongresinde ve Dışişleri Bakanlığı’nda  aktif lobi faaliyetleri yürütürler. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Batista’ya silah göndermeyi durdurmasında etkili bir faktör oldular.
  7. “Küba topraklarının büyük kısmında büyük sermayenin etkinliği sonucu kurulan geniş çaplı yarı makineleşmiş kapitalist sistemin köylülüğü örgütlendirip  bilinçlendirerek proleterleştirmesiydi.” Che Guevara
    Gerilla mücadelesinin merkezi olarak belirlenen Sierra Maestro Dağları’nda  yaşayan halkın desteği mücadelenin seyrinde büyük rol oynamıştır. Gerilla köylülerle kurduğu samimi, dürüst ilişkilerle onları tanıdı, taleplerini öğrendi. Köylüler de gerillayı tanıyıp güvenmeye, hatta Batista diktatörlüğünden bu sayede korunabileceklerine inandılar. Kırsalda yaşayan ve bir avuç toprak sahibi olmak ve orada şeker kamışı üretimi hayal eden bu halk klasik anlamda tanımlanan köylü sınıfı değildir.
    Toprakları gasp edilmiş büyük çiftliklerde toprak sahipleri için çalışan tarım proleterleridir. Bu nedenledir ki en büyük desteği sundular. Hatta gerilla gücüne ilk katılımlar bu proleterleşen köylülerden olur.  M26-7’nin “Toprak reformu devrimin mihenk taşıdır.” belirlemesi mevcut gerçekliği çok iyi tespit ettiğinin göstergesidir.
    Küba devrimine özgü bir durum da tek parti iktidarının  savunulması ve çok partili bir sistemin reddedilmesidir. Sovyet bloğu ülkelerde de tek parti iktidarları mevcuttu ve çok partililik zaten yoktu. Dolayısıyla bu durum Küba’ya özgü bir durum olarak ifade edilemez ancak Küba özgünlüğünde durum farklıdır. Sosyalist devrimini yapmış Komintern geleneğinden gelen devrimlerden bağımsız olarak hatta Sovyet devriminden çok önce, Küba’da İspanyol sömürgeciliğine karşı verilen Bağımsızlık Savaşı döneminde, José Marti ve Küba Devrimi Parti’den (Küba ile ABD ve karayipler’deki mülteciler arasında birçok farklı siyasal kulübün birleşmesi ile kurulmuş bir parti) bu yana süregelen bir politik anlayıştır. Çok partili yapı, “hizipleşme ve bölünme unsuru olarak görüldüğünden” tek parti sistemi savunulmaktadır.
  8. Küba devriminin en ayırt edici özgürlüğüme bizzat Che’nin ifadeleri ile yer verelim: “En başta gelen belki de en önemli etken, büyüklüğü son yıllarda tarihi boyutlara ulaşan Fidel Castro Ruz adlı doğa gücüdür.
    Gelecek, Başbakanımızın erdemlerinin kesin değerlendirmesini yapacaktır, fakat onun çağdaşları olan bizler için, Fidel, Latin Amerika tarihinin en büyük kişiliklerinin safındadır. Fidel Castro’yu çevreleyen olağanüstü koşullar nelerdi? Hayatında ve karakterinde onun yoldaşlarının ve ardı sıra gelenlerin çok üstüne yücelten birçok etken vardı. Fidel’in kişiliği öylesine olağanüstüdür ki, hangi harekete katılsa kesinlikle onun lideri olurdu. Öğrenciliğinden başlayarak ülkemizin yöneticisi ve ezilen Latin Amerika halklarının sözcüsü haline gelene kadar, tüm devrimcilik yaşamı boyunca hep bu yüksek kişisel özellikleri taşıdı.
    Bugün bulunduğu onur ve kişisel özveri doruğuna hak ederek ulaştı. Bilgiyi ve deneyimi hemen özümlemek, belirli bir durumu, en küçük bir ayrıntıyı bile gözden kaçırmadan tümüyle anlamak, geleceğe sınırsız güven beslemek, gelecek konusunda yoldaşlarından daha uzak ve daha keskin bir görüşe sahip olmak gibi başka özellikleri de vardır. Büyük liderlik yeteneğine, cüret, kuvvet ve cesaret de eklenir. İnsanları birbirine bağlama, birleştirme, zayıflatıcı bölünmeleri önleme gücüyle, lider olarak kitle eylemini yönetmedeki ustalığıyla, halka karşı sevgisiyle, gelecek inancıyla, halkın iradesine kulak vermek için duyduğu olağanüstü istekle, Fidel Castro, hiç yoktan var edilen bugünkü Küba devriminin hayranlık verici aygıtının kuruluşuna Küba’da herkesten çok emek verdi.
    Yine de Küba’daki toplumsal koşulların, öteki Latin Amerika ülkelerinkinden tümüyle farklı olduğu, devrimin bu farklar nedeniyle gerçekleştirildiğini kimse ileri süremez. Ne de bu farklara karşın Fidel’in devrim yapmayı başardığı söylenebilir. Fidel büyük ve yetenekli bir liderdi. Küba devrimini yönetti, halkı devrim yoluna doğru büyük bir sıçrayışa hazırlayan derin siyasi akımları doğru yorumlayarak, doğru zaman ve doğru hareket biçimini seçti. Yalnızca Küba’ya özgü olmayan bazı koşullardan diğer halkların yararlanması zordu; Çünkü birçok ilerici grubun tersine emperyalizmin yaptığı yanlışlardan ders alır.
  9.  M26-7’nin  nasıl tanımlandığını önce Fidel Castro’nun kendisinden okuyalım: “26 Temmuz siyasal bir parti değil, devrimci bir hareketti. Küba’da siyasal demokrasinin yeniden kurulmasını ve toplumsal adaletin sağlanmasının samimiyetle isteyen bir Kübalı safları açıktı. Geçmişi temiz, boyun eğmez bir iradeye sahip yeni insanlardan oluşan eşit haklara sahip ve gizli bir önceliği vardı. Hareketin yapısı işlevseldi: Savaş gruplarında, gençlik kadrolarında gizli işçi hücrelerinde, kadın örgütlerinde, ekonomik ve bütün ülkeye yayılan yeraltı propaganda malzemesinin dağıtım aygıtında böylesi bir işlevsellik vardı. Gençlerle ihtiyarlar, erkeklerle kadınlar, işçilerle köylüler, akademisyenlerle öğrenciler böylesi bir yapılanma içinde bir araya gelebildiler
    Buradan, Fidel Castro’nun ülkedeki partilerin durumunu da göz önünde bulundurarak siyasal partinin bürokratlaşmış, durağan ve kastlaşmış hem değişmeyen hem de değiştirmeyen yapılar olduğu bakış açısına sahip olduğunu, değişen ve de buna paralel olarak değiştiren canlı işlevsel bir yapıyı “devrimci hareket” olarak tanımladığını görüyoruz. İkinci bir şey ise en geniş ittifakı yaratmak ama her zaman inisiyatifi tek elde tutmak istediğini de görüyoruz. 

26 Temmuz önderliği Marksist miydi?

Anti-emperyalist ulusal bağımsızlıkçı demokratik iktidar perspektifi sloganlaştıran bir hareketin, devrimin hemen sonrasında sosyalizme yönelmesi, M26-7 önderliğinin hızla devrimden öğrenmesi ve yönünü bir üst evrede belirlemesi midir; tarihsel ve güncel gerçekliği tamamlayıp düşünsel evrimini yapması mıdır? Yoksa mücadelenin ilk çıkışıyla birlikte tarihsel gerçekliğin bilincinde olarak devrimin seyri, dönemsel ihtiyaçları ve evrimsel gelişimin belirlenmesi ve bu birikimin peş peşe pratikte hayata geçirilmesi midir?

M26-7’nin manifestosunda Marksist bir söylem ya da sosyalizm hedefi yoktur. Salt ideolojik söylemlerine baktığımızda Marksist ya da sosyalist bir önderlik diyebilmek pek mümkün görünmüyor ancak bu soruya “Kastroculuk” adıyla bir verilmiş bir tanımlama bulunmakta ve öncelikle bunu yer vererek devam edelim.

Kastroculuk: Küba devrimine hiçbir teorinin rehberlik etmediği biliniyor. Gerek iktidarın ele geçirilmesinde gerekse demokratik ve anti-emperyalist taleplerin gitgide radikalleşmesiyle devrimin sosyalizmle sonuçlanmasında etki gücünü her türlü öğretisel ölçütün dışlanmasına, yerel ve uluslararası çelişkilerin doğru ama ampirik bir teşhisine, doğrudan doğruya çelişkilerden yola çıkarak oluşturulan ve uygulanan bir politikaya borçludur. 1960’lı yılların başına kadar baskın Marksist akımlar tarafından ileri sürülen ekonomist evrimci şemanın reddi…” (Marksizim Sözlüğü Yordam Yayınları)

Küba devriminin hızla sosyalizme geçiş sürecinde ABD’nin devrimi boğmaya yönelik attığı  adımların etkili olduğu yönünde bir kanı oluşmuştur. Böylesi bir durumun tetikleyici bir etki yağtığı inkar edilemez bir gerçek olabilir ancak bu sosyalist bir perspektife sahip olmayan bir hareketin yalnızca zoraki bir müdahale karşında zorunluluktan dolayı girdiği bir yol da değildir. Yaşanan devrim tarihi M26-7’nin önder kadrolarının ilk mücadele manifestolarını yayınlayıp mücadeleye başladıkları günden itibaren sosyalizmi hedeflediklerini ve savunduklarını göstermiştir.

Che, “Uluslararası kurtuluş mücadelesi çok önemli olmakla birlikte içinde yaşadığımız çağın ayırt edici niteliği kapitalizmden sosyalizme geçiştir… Doğal evrime göre kurtuluş mücadelesi içinde burjuvazinin az ya da çok egemen olduğu ulusal demokrasi hükümetlerine varılacağı akla uygundur; gerçekte çoğu kez görülür bu durum. Ama bağımsızlıklarını kazanmak için kuvvete başvurmak zorunda kalan halklar toplumsal reformlar yolunda daha çok ilerlemişler, bunlardan pek çoğu sosyalizme varmıştır” diyerek devrimin seyrini tanımlamıştır. 

Bugün Küba devrimini, tüm etkenlerini bir araya getirerek değerlendirdiğimizde, ulusal bağımsızlıkçı demokratik devrim ve Marksist-Leninist bir önderliğin demokratik devrimi olarak tanımlamak doğru olacaktır. 

Bu sonuca nasıl ulaştığımızı ifade edecek olursak; 26 Temmuz Hareketi 1952-1953 yıllarında, daha kendini “Movimiento” olarak isimlendirdiği zaman Marx ve Engels’in kitaplarıyla eğitim çalışmaları yapıyordu. 1953 yılında Uluslararası Öğrenci Federasyonu toplantısına Raul Castro, Küba öğrencilerinin temsilcisi olarak katılmak üzere Viyana’ya gelir, orada toplantıların hazırlık komitesinde yer alır ve ardından Bükreş’e geçer bu süreçte Şili, Çin ve Sovyetlerden gelen öğrenci temsilcileriyle yakın ilişkiler kurar. 

Che politik yazılarında Latin gençliğine hitaben “Bu devrimin komünist olup olmadığı bana sorulsaydı komünistliğin ne olduğunu belirledikten sonra her şeyi birbirine karıştıran emperyalizmden ve sömürgeci güçlerden saçmalamaları da bir yana bırakarak bu devrimin marksist -dikkat ederseniz marksist diyorum- çünkü kendi yöntemleriyle Marx’ın gösterdiği yolu bulduğunu söylerdim.” diye belirtiyor. Fidel Castro ile röportaj yapan İtalyan gazeteci Gionni Mina, Castro’ya “Amerikalı gazeteci Ted Szulc, kitabında sizin her zaman Marksist olduğunuzu iddia ediyor.” diye sorar. Castro, “Kitabı okumak gerek ancak benim baştan beri Marksist-Leninist formasyonum ve düşüncem olduğunu ileri sürmüşse, bu doğrudur, yeni bir şey değil. Bu düşüncenin nasıl doğup geliştiğini neler tasarladığımı ben de açıkladım. Benden bir kanıt istenirse bu kanıt devrimin kendisidir. Çünkü Marksist-Leninist formasyonu olmayan hiç kimse Küba’da olanları yorumlayıp devrimi gerçekleştirmek için bir strateji geliştiremezdi İşte bu düşünceler ve bu anlayıştır bizi başarıya götürecek bir stratejiyi oluşturma imkanı tanıyan. Toplumumuzun, ülkemizin onun sorunlarının ne olduğu, bir devrim yapmanın yegane yolu konusundaki bilimsel düşüncelerdir. Bunu ben açıkladım.” diye cevap verir.

Fidel Castro, burada M26-7’nin önderliğinin en başından Marksist-Leninist olduğunu ortaya koyuyor. Peki; “İdeolojik formasyon olarak neden bunu açıklamıyor?” diye sorulabilir. Bunun cevabını yine aynı röportajda Fidel Castro’nun verdiği cevaptan okuyalım: “Tabi o sırada programımız henüz sosyalist bir program değildi. Bir ulusal kurtuluş programıydı. Mancado saldırısından sonraki savunmam (Tarih Beni Akyacaktır) içinde de bu program mevcuttur. Bütün savlarımız orada ve bu malzemeyi okuma zahmetine katlanan herkes daha sonra sosyalist bir devrimin oluşması için gerekli ipuçlarının orada olduğunu görür. Bu çok açıktır.

O dönem büyük önyargılar, büyük bir anti-komünizm söz konusuydu. Ortaya sosyalist bir program atmak doğru olmazdı. Zira ülkemiz de henüz bu kadar radikal, bu kadar ileri bir devrime hazır değildi. Ülkemiz bu programa (Ulusal Kurtuluş Programı) hazırdı. 

… zira biz o dönem sosyalist bir program ortaya koysaydık bu bir yanılgı olurdu, biz iyi devrimciler hatta iyi Marksist-Leninistler olmamış olurduk. Sanırım bir devrimcinin yapması gerekeni yaptık. Çünkü kimse bir ülkedeki mevcut olan nesnel koşulların izin verdiğinin ötesinde bir programa soyunamaz. İddialı bir devrimci program için gerekli olan öznel koşulların oluşturulmasını da gerektirir. Biz de bunu yaptık. Sanıyorum ki burada bilinçli koşullara göre atılması gereken adımları atacak kadar olgun devrimciler olduğumuzu kanıtladık.

Fidel Castro bu ifadelerinde son derece net bir şekilde Marksist-Leninist bir hareket olduklarını, en başından bilinçli bir tercihle, toplumun benimseyip uğrunda mücadele edebileceği ulusal kurtuluş programını ortaya koyduk diyor. Doğrusu da mevcut tarihi gerçekliğin ve M26-7’nin böyle değerlendirilmesi gerektiğidir. 

Fidel Castro’nun “O dönem büyük önyargılar, büyük bir anti-komünizm söz konusuydu.” belirlemesinin kaynağı Küba Komünist Partisi’nin ortaya koyduğu pratik tavır olsa gerektir. Burada Küba Komünist Partisi’nin tarihine bir bakalım. 

Küba Komünist Partisi’nin tarihsel açmazı

Güney Amerika komünist partilerinin iki temel özelliği, anti-emperyalist ve anti-faşist politikaları savunmalarıdır. Küba Komünist Partisi de anti-emperyalizmi merkezine alan bir partiydi. 1925’te kurucuları arasında yer alan Antonio Mella’nın öldürülmesi sonrasında işçi sınıfı içinde etkili olan Komünist Parti, radikal devrimci mücadelenin dışında bir seyir izledi. 1933 yılında “Çavuşlar Devrimi” döneminde de var olan devrimci muhalefetle ittifakta yer almadı, hatta o dönem öğrenci hareketi lideri Guiteras’ın mücadelesini soldan eleştirdi ve o dönem darbeci askerle ve Batista’yla yapılan ittifakı kabul etmedi. Ancak işin ilginç yanı o darbe halk tarafından Machado diktatörlüğüne karşı desteklenmiş, Guiteras’ın geçici İçişleri Bakanı olarak halkın talepleri doğrultusunda önemli adımlar atmıştır. 

Daha sonrasında Batista’ya karşı devrimci mücadeleyi başlatan Komünist Parti değil, öğrenci hareketi lideri olan Guiteras oldu ve silahlı mücadele hazırlıkları yaparken Batista’nın askerleri tarafından öldürüldü. Batista bu dönemde Komünist Parti’yi de hedefine aldı. Binlerce Komünist Partili tutuklanırken yaklaşık 3000 komünist militanın da öldürüldüğü belirtiliyor. 

Küba Komünist Partisi’nin tarihsel açmazı şu ki ABD ile Sovyetler arasındaki ittifak ilişkilerinin gelişmesi Komünist Parti’de de değişimler getirdi. Anti-emperyalizm politikasından vazgeçerek ABD destekçisi Batista ile ittifak politikasını savundu. Komünist Parti’nin Batista ile ittifak politikası muhalefetin anti-komünist bir karakter kazanmasına sebep oldu. Komünist Parti, Batista hükümetinde iki koltukla yer aldı. Böylece diktaya karşı muhalefet bloğu, komünistlerin dışında oluştu. Batista ile “demokratik” ittifak adına kendi demokratik niteliğini yitirdi, kitlelere yönelik hiçbir politika üretemedi. 1944 yılında Batista görevde ayrıldığında Komünist Parti (o zamanki adıyla Sosyalist Halk Partisi) kendisine yolladığı mektupta “1940’tan bu yana partimiz hükümetinizin aldığı önlemleri onaylamakta ve sadakatle desteklemektedir; bunlar sizin demokrasi, toplumsal adalet ve ulusal refahın özüyle dolu bir platformun, en enerjik biçimde istediğinizi göstermektedir.” deniyordu. Yine Komünist Parti’nin bir yayınında ise “ABD, İngiltere ve SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) tarafından Tahran’da imzalanan anlaşma, önümüzde yepyeni bir perspektif açmaktadır. Bu bir program temelinde işbirliği yaparak ilerleme perspektifidir. Oysa eskiden ancak dış yatırımların ve yabancı mülkiyetin ulusallaştırılması ile en yüksek ekonomik gelişme düzeyine erişebileceğimizi düşünüyorduk…” ifadesi yer alıyordu. 1945’te ise Komünist Parti, “Girişimciler ile İşçilerin Birliği” başlıklı bir broşür yayınladı. Sanayi işveren sendikası, hükümet ve komünistlerin yönetimindeki Küba İşçi Federasyonu’nun katıldığı önemli bir toplantıyı konu alan broşürde, Komünist Parti önderi Bios Roca, “Böylece sınıflar arası işbirliğinin sağlam bir örneğinin açıklamış oluyoruz.” diyordu. 

Batista’nın 1952’de yaptığı darbeyi izleyen yıllarda Komünist Parti (yani Sosyalist Halk Partisi (PSP)) Batista rejimine karşı herhangi bir aktif eyleme önderlik etmedi. 26 Temmuz Hareketi, 1953 yılında Moncada Kışlası’na baskın yaptığında PSP eylemi “darbeci, maceracı ve umutsuz bir eylem” olarak mahkum etti. O sıralarda PSP’nin izlediği çizgi barışçıl yoldan “şiddet ve acılar olmadan sağlanacak değişimlerdi”. Bu amaca erişmek için PSP, “Bugün ve her zaman her türlü fedakarlığı yapmaya namusluca olan işçi sınıfının, halkın ve anavatanın çıkarlarına hizmet edecek her türlü ödünü vermeye hazırdı”. Değişimlerin amacı ilerici burjuvazi ile kuracağı ittifak kanalıyla Batista’nın devrilmesi ve demokratik devrimle ulusal kurtuluşun gerçekleşmesiydi. 

1958’de PSP bu tavrını değiştirdi. 26 Temmuz Haraketi’nin diktatörlüğe karşı verdiği mücadeleye katılma kararı aldı. Birçok parti üyesi ve önder kadro aynı zamanda örneğin; Carlos Rafael Rodriges, silahlı mücadeleye katılmak üzere dağlara gittiler ve gerilla hareketinin 1959’da kazandığı zafere katkıda bulundular.

Küba Komünist Partisi’nin 1958 yılındaki devrim mücadelesine katılma kararından önce olan süreçteki politik yaklaşımı ve pratiğine baktığımızda Fidel Castro’nun “O zaman anti-komünizmin etkinliği vardı ve bu sebeple sosyalist bir programla ortaya çıkamazdık.” temelinde ortaya koyduğu yaklaşımı, Castro’nun tarihsel anlamda nesnel ve öznel koşulları diyalektik bir bakış açısıyla tahlil ettiğini göstermektedir. 

Küba ve Sovyetler Birliği ilişkileri

Küba’nın devrim öncesinde SSCB ile direkt ya da dolaylı bir ilişkisi olmamıştı. Yine SSCB’nin Küba Komünist Partisi’yle, Avrupa komünist partilerinde olduğu gibi Komintern üzerinden organik bir ilişkilenme ve yön verme pratiği de geliştirilmemiştir. Küba Komünist Partisi, Sovyetler perspektifinde politika yapıyor olsa da organik bir ilişki kurulamamıştır 

Küba devrimi sonrasında iki ülke arasında ilk temas 1960 yılının Şubat ayında kurulur. Anastas Mikoyan, Küba’yı ziyaret eder, Fidel Castro ve Che Guevara ile uzun görüşmeler yapar. Anastas Mikoyan Moskova’ya dönüşünde, SSCB Komünist Partisi Merkez Komitesi Politbürosuna detaylı bir rapor sunar. Bu raporda Küba’daki devrimin hiç bir yabancı güçten destek alınmadan yalnızca Küba halkının desteğinden güç alan sosyal karakterine vurgu yapılmakta, devrimin özgün bir ulusal kurtuluş mücadelesi olduğunun altı çizilmektedir. Bu nedenle de SSCB’nin her alanda mümkün olan her türlü desteği bu devrimcilere vermesi önerilir. 

Haziran 1960’da, Raul Castro Çekoslovakya’ya gider ve oradan da SSCB Komünist Partisi Birinci Sekreteri Nikita Kruşçev’in bizzat davetiyle Moskova’ya geçer. Küba devriminin kendini savunabilmesi için acilen ihtiyaç duyduğu silahların en kısa zamanda sağlanabilmesi açısından bu ziyaret çok önemlidir. Bu ziyaret esnasında Raul Castro, Sovyetler Birliği genelinde oldukça sıcak ve heyecanla karşılanır; Küba devrimine duyduğu sempatiyi hiç saklamayan Nikita Kruşçev tarafından da içtenlikle misafir edilir. Bu ziyaret sayesindedir ki Kremlin bu küçük Güney Amerika ülkesinde olup bitenler hakkında daha detaylı ve doğrudan bilgi sahibi olma fırsatı bulur. Emperyalizm karşıtı içeriğini kavrar ve de liderlerinden birini bizzat tanır. 

Raul Castro, Anastas Mikoyan’ın hazırladığı raporların sağladığı politik destekle ziyareti esnasında Sovyet Savunma Bakanı Mareşal Rodio Malinoski, Genel Kurmay Başkanı Mareşal Matvey Zaharov ve Devlet Güvenlik Komitesi Başkanı Aleksandr Şelyagin’le birebir görüşmeler yapar. 

Sovyetler Birliği, Küba’ya kardeşçe ilişkiler içerisinde silah ve askeri malzeme yardımı yapma, teknik savunma danışmanlığı gibi konularda destek olma önerisinde bulunur. Her iki ülke de bölgenin hassas durumunun farkında ve ABD’nin Küba devrimini ezmek için her yolu deneyeceği konusunda hem fikirdir. Bu ziyaret esnasında saldırılara karşı güçlü silahlarla donanma olanağı bulan Devrim Ordusu ve Halk Milis Güçleri, yaklaşık 9 ay sonra meydana gelen Domuzlar Körfezi işgal girişimini püskürtmeyi başarırlar. Küba devriminin Playa Giron (Domuzlar Körfezi) sahilinden başlatılan işgal girişimine karşı başarısı, SSCB’nin Güney Amerika politikalarına yeni bir bakış açısı getirmesinin de başlangıcı olur. O güne kadar Güney Amerika’yı ABD’nin arka bahçesi olarak görme düşüncesi herkesçe kabul görmektedir. Dolayısıyla SBKP (Sovyetler Birliği Komünist Partisi) için de her şeyine vakıf olmadığı bu uzak kıta somut enternasyonalist dayanışma açısından da son sıradadır. Devrimin ardından bu koca bölgenin muazzam bir insan nüfusuna ve sınırsız doğal zenginliklere sahip olmasının  yanı sıra, içerisinde fokurdayıp duran ciddi bir devrimci potansiyele de sahip olduğu gözler önüne seriliverir. Orta Doğu için yapılan “kaynayan kazan” yakıştırması gibi kıta için yapılan “alevler içerisindeki kıta” yakıştırması da işte bundan sonradır. 

SSCB’de Parti Merkez Komitesi, Dışişleri Bakanlığı, Devlet Güvenlik Komitesi, Sovyet Bilimler Akademisi vd. bölge ülkeleriyle ilişkiler kurup geliştirmek üzere kendi bünyelerinde enstitüler, bölümler, bağımsız birimler oluşturma kararları alırlar. 

Devrimden sonra ordunun yapılandırılmasındaki en büyük askeri birlik “tabur”dur. Zaman içerisinde SSCB’den sağlanan ekipman ve teknikle, bu birimler “alaylar”a ve “tümenler”e kadar genişletilir. Ayrıca SSCB’den görevli olarak gelen askeri danışmanlar da yeni Küba Ordusu’nun eğitiminde önemli roller üstlenirler. Küba Devrim Ordusu’na ilk desteği veren askeri danışmanlar grubu, İspanya İç Savaşı’nda faşist Franco güçlerine yenilerek SSCB’ye sığınmak zorunda kalan İspanya Cumhuriyet Ordusu eski subaylarından oluşmaktadır. Bu subaylar İkinci Dünya Savaşı’nda da SSCB Kızıl Ordusu’nda aldıkları görevlerle savaş deneyimlerini pekiştirmişlerdir. 

Raul Castro, 1962’de patlak veren “Füze Krizi” sırasında olayın doğrudan muhataplarından birisi olur. Bu konuya dair SSCB’den ilk gönderilen kişiler SBKP Merkez Komite Prezidyum’u aday üyeleri Şeref Raşidov ve Mareşal Sergey Biryuzov, Fidel Castro ve Raul Castro ile görüşürler. Mareşal Biryuzov, stratejik füze birliğinin komutanıydı. SSCB temsilcileri, ülkelerinin güvenilir haber alma kaynakları tarafından ABD’nin Domuzlar Körfezi yenilgisinden sonra Küba’yı topyekun işgal etme hazırlıkları içerisinde olduğuna dair istihbarat geldiğini bu işgal girişiminin önüne geçilmesi için ne şekilde yardım edebileceklerine dair görüşmeye geldiklerini bildirirler.

Fidel Castro’nun bu bilgi üzerine ilk düşüncesi, SSCB’nin uluslararası kamuoyuna, Küba’ya karşı girişilecek herhangi bir saldırının kendilerine yapılmış sayılacağı açıklamasının yeterli olacağı yönündedir çünkü ABD bunun dışındaki silahlı bir önlemi Üçüncü Dünya Savaşı’nı başlatma girişimi olarak kullanabilirdi. Ancak Şeref Raşidov ve Sergey Biryuzov, Küba’ya orta menzilli nükleer başlık taşıyan savunma füzeleri yerleştirmenin daha caydırıcı olacağı fikrini öne sürerler. Yapılan tartışmadan sonra Che Guevara ve Raul Castro’nun desteklediği bu öneriyi Fidel Castro da onaylar. Tarih 1962 Mayıs’ını göstermektedir. 

Raul Castro, 2 Haziran 1962’de füzelerin yerleştirilmesi konusunu Sovyet yetkilileriyle görüşmek üzere SSCB’ye gider. Sovyet liderleriyle ve Kızıl Ordu komutanlarıyla, “Anadir” adı verilen bu planın nasıl ve ne şekilde yürütüleceğine çalışırlar. Raul Castro, Küba’ya döndüğünmde de SSCB askerlerinin ve diğer malzemelerin ülkeye çıkartılmasını, yerlerine ulaştırılmasını ve füze rampalarının kurulmasını yönetir. Bir süre sonra ABD durumun farkına varınca her kriz fırsatını değerlendirip uyguladığı gibi Küba’ya kesin bir deniz ulaşımı ambargosu koyduğunu ilan eder ve Küba savaş durumuna geçer. Dünyayı nükleer bir savaşın eşiğine getiren ünlü Füze Krizi günleri böyle başlar. 27 Ekim 1962, Füze Krizi’nin zirve yaptığı gündür çünkü o gün Türkiye’deki İncirlik Üssü’nden kalkan bir ABD U2 casus uçağı Sovyet hava sahasındayken bir SSCB füzesiyle vurularak düşürülür. Her iki ülkenin de birbirini vurabilecek kıtalararası balistik füzeleri “ateş” emri beklemek üzere hazır vaziyete geçirilir. Ertesi gün 28 Ekim 1962’de Nikita Kuruşçev, Fidel Castro’ya hiç haber verme gereği duymadan ABD Başkanı John F. Kennedy ile ABD’nin Küba’ya saldırmayacağı ve İncirlik Üssü’nde Sovyetleri vurmak üzere bulunan orta menzilli nükleer başlıklı füzeleri geri çekmesi karşılığında Küba’dan füzeleri geri çekme konusunda anlaştığı öğrenilir. Bu gelişme Küba-Sovyetler ilişkisinde bir kırılma yaratır. Kendine özgü bağımsız karakterini korumayı esas alan Küba devrimi için iradesinin elinden alınması olarak görülmüş ve rahatsızlık yaratmıştır. Kremlin’in aldığı bu tek taraflı kararın Küba liderliği ve halkı üzerinde SSCB hakkında olumsuz bir hava yaratacağı Sovyetler tarafından da görüldüğünden hemen devamında Anastas Mikoyan, Fidel Castro ile görüşmek üzere Havana’ya gönderilir. Bu adım bir gönül alma hamlesi olsa da Sovyet yönetiminin yönetim anlayışında bir değişiklik yaratmaz. Komintern örgütlenmesinin temel espirisi Sovyetlerin aldığı kararların diğer Sovyet Bloğu ülkelerde uygulanması şeklinde pratikleşmiştir. Füze Krizi’ndeki Kremlin’in tek taraflı almış olduğu karar da bu durumun bir yansımasıdır. SSCB-Küba kardeş ülkeler ve ilişkilerde kardeşler arası ilişkiler olarak görülmesi büyük bir değerdir ama bu ilişkiler eşitler arası bir ilişki olarak şekillenmemiştir. Bu genel şekilleniş Sovyetlerin yıkılışına kadar hep böyle devam etse de Küba liderliği her daim kendi iradesini esas alarak pratik tavrını ortaya koymaya çalışmıştır.

Füze krizinin yarattığı etkiler yıllar sonra Rusya, ABD ve Küba’nın katıldığı dört ayrı konferansta tartışılır. Bu konferansın sonuncusu 2002 yılında krizin 40. yılında Havana’da yapıldığında krizin Kennedy-Kruşçev arasında yapılan görüşme sonrasında kayıpsız atlatıldığı konusunda mutabık kalınır. Toplantıya katılanlar arasında Fidel Castro ve o zamanki ABD Savunma Bakanı Robert Mc Namara’da vardır. Fidel Castro krizden çok daha fazla kazanımla çıkabilmesinin mümkün olabileceğini belirtir ve belgeleri ortaya koyarak diğer katılımcıları da ikna eder. Fidel Castro’ya göre Füze Krizi sona erdirilirken Küba ve Türkiye’deki nükleer füzelerin karşılıklı olarak çekilmesinin yanı sıra Sovyetler Birliği, Küba’nın istediği beş şartı daha ileri sürebilir ve bunları ABD’ye pekala dayatıp kazanıma çevirebilirdi. Bunların başlıcaları; ABD’nin Küba’ya uyguladığı ekonomik ambargonun kaldırılması, Küba’ya karşı o dönemde yoğun bir biçimde girişilen karşı devrimci terörün desteklenmesinden vazgeçilmesi ve Guantanamo’da ABD askeri üssü olarak -hukuksuz bir biçimde- işgal altında tutulan Küba’ya ait toprakların iadesiydi. 

Sovyetler, ABD ile yapılan anlaşma sonrası adadaki nükleer başlıklar ve füzeleri geri aldı. Üssün korunması için götürülen tüm silah ve malzemeler ise Küba’ya bırakıldı. Bunun yanında iki ülke arasında mücadele ortaklığının bir göstergesi olarak Kiev’den getirilen bir mekanize piyade tugayı Sovyetlerin Küba devriminin korunmasına verdiği önemi göstermek adına Havana’nın 12 mil yakınına konuşlandırıldı. Bu askeri birlik Küba ordusuyla birlikte tatbikatlar yaptı, taktik manevralar konusunda uzmanlık eğitimi verdi. Bu tugay ayrıca Radyo-Elektronik Geliştirme Merkezi kuruluşu ve gelişimine de katkıda bulundu. 

Fidel Castro’nun SSCB’yi 1963 yılının Nisan ayından Haziran ayına kadar süren ziyareti sırasında Kruşçev, Fidel Castro’ya Küba’nın her koşulda Sovyetler tarafından korunacağı -bunun nükleer silahlar adaya yerleştirilmese de yapacağı- konusunda güvence verdi. Kruşçev, 164 sonbaharında partideki ve hükümetteki görevlerinden alınarak emekliye ayrıldı. Kruşçev’in, Fidel Castro ve Küba devrimine olan kişisel sempatisini ve iki lider arasındaki kişisel dostluğu aşan bir şekilde iki devlet arasındaki ilişkiler Kruşçev’in emekliye ayrılmasından sonra kalıcı bir resmiyet kavuşturularak sürdürülür. 

1960’ların ikinci yarısında her iki ülkenin dünyaya bakış açısında bazı farklılıklar rahatlıkla görülebilmektedir. Leonid Brejnev’in kapitalist dünyayla “barış içinde bir arada yaşama” politikasına karşın Kübai Che’nin başını çektiği ABD saldırganlığıyla ancak “daha fazla Vietnamlar yaratılarak”  baş edilebilir çizgisini sürdürmektedir. Regis Debray’ın “ Devrim İçinde Devrim Mi?” kitabını hoş karşılamamışlardı. Che Guevara’nın söylemlerine Sovyet medyası kapatılır hatta Che’nin ölümü Sovyet medyasında ön plana çıkarılmayan bir haber olur. 

Havana’daki Sovyet Büyükelçisi Aleksandr Alekseyev de Küba devrimine sempatisini saklamayan birisidir. 1968 yılında onun yerine Havana’ya büyükelçi olarak atanan dışişleri müsteşarı Aleksandr Soldatov ise devrim liderleriyle olan ilişkilerinde kendisine Moskova tarafından çizilmiş olan sınırları bir milim bile aşmayan bir disipline sahipti. 

İkili ilişkilerdeki bu dalgalanma bazı aşırı tedbirleri de beraberinde getirmeyi geciktirmedi. Küba hükümeti SSCB, büyükelçiliği ikinci sekreteri ve bazı Sovyet gazeteciler için “persona non grata” (istenmeyen insan) kararı aldı. Gazetecilerden biri SSCB- Komünist Partisi’nin merkez yayın organı olan Pravda’nın Havana temsilcisi Vadim Listov’du. Öte yandan Havana’daki Sovyet Büyükelçiliği’nde verilen davetlere Küba liderliği dikkat çekecek kadar alt düzeyde katılır. 

Küba’nın Sovyet gazetecilerine ve büyükelçilik çalışanlarına yönelik almış olduğu bu “istenmeyen insan” kararı, görevden alınmış bazı Kübalı yöneticilerle olan ilişkilerine bağlanmaktadır. Bu yöneticiler arasında Anibal Escalente’nin adı özellikle zikredilmektedir. Anibal Escalente, devrim öncesinde Sosyalist Halk Partisi’nin (Küba Komünist Partisi) önemli liderlerindendir ve devrim sonrasında kurulan Birleşik Devrimci Örgütler’in (ORI) sekreterliğini üstlenen kişiydi. Anibal Escalente, devrimin inşası sürecinde kişisel yaklaşımlarındaki yanlışlıklar ve özellikle de yönetime o görevi hak eden kişileri değil de eski parti çevresinden insanları getirmesi nedeniyle Fidel Castro tarafından şiddetle eleştirilir ve ORI’nın liderliğini bırakmak zorunda kalır. Anibal Escalente, genel sekreterliği bıraktıktan sonra Çekoslavakya’da görevlendirilir. Üç yıl orada kaldıktan sonra ülkeye döner ve Küba’da sıradan bir tarım işletmesinin yöneticiliğine atanır. 

Anibal Escalente, bu süreçte çevresine topladığı bir grup rejim muhalifiyle birlikte hükümet politikaları aleyhine muhalefet örgütlemeye girişir. Zamanla bu iletişimi Moskova ile de paylaşır. Sözü edilen Sovyet gazetecileri de kullanarak girişimlerine devam eder. Onun bu davranışı sekterliğin ötesinde neredeyse casusluk olarak görülmeye başlanır ve bu girişim içerisindeki kişilerin gözaltına alınıp mahkeme karşısına çıkarılmasıyla son bulur. Küba’nın yakın tarihinde bu olay ‘mikro-fraksiyon girişimi’ olarak kayda geçer.

Sovyetler Birliği ile gerek komünist partiler arası gerekse devletlerarası ilişkilerde gözle görülür bir biçimde soğumanın ortaya çıktığı bu yıllarda Raul Castro, iki ülke arasındaki politik temaslarda hep birinci derece rol oynar. Sovyetler ile Küba arasındaki ilişkiyi belli bir düzeyde sürdürür. Yaratılan bu istikrarlı ilişki sayesinde ülkesinin savaşma kapasitesini ve güvenliğini sağlama almıştır. Küba liderliğindeki diğer üyeler gibi Raul Castro da Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki yeni gelişmeleri dikkatle izlemekteydi. İlk ayrılık komünizm teorisini farklı yorumlamayla ortaya çıktı. 1969’da Domanski Adası’ndaki iki ülkenin (Sovyet ve Çin) askeri olarak karşı karşıya gelmesi bu ayrılığın zirvesi olur ancak Küba açısından bu iki ülke arasındaki dostça ilişkiler hayati bir öneme sahipti. 

Küba ve Sovyetler arasındaki bir diğer sorun da 1968 yılında Varşova Paktı’nın Çekoslovakya’ya Doğu Avrupa savunmasından kopacağı kaygısıyla yaptığı askeri müdahalenin ardından çıktı. Küba devriminin dış politikada oldukça hassas olduğu prensibi ülkelerin içişlerine karışılmaması ilkesine saygı gösterilmesidir. Raul Castro, devrimin hemen sonrasında “Bizler ülkelerin içişlerine müdahale edilmemesinin kararlı savunucusuyuz. Küba’ya yapılacak herhangi bir müdahale aynı kararlılık ve dirençle karşılaşacaktır.” diye belirtir ama Kübalılar yine de anlayışlı diplomatik bir yol izlerler. SSCB ile ilişkilerinin gerginleşmemesi için ellerinden geleni yaparlar. Bir bakıma onay olarak değerlendirilen Küba’nın bu duruşu, tüm dünyanın SSCB’ye yöneldiği bir dönemde Moskova için rahatlatıcı oldu. 

1976 yılında Brejnev’in kalp krizi ve inme rahatsızlıkları geçirmesinden sonraki süreçte yönetimdeki iç kriz giderek derinleşti. Önce Afganistan’a müdahale, sonrasında ise Polonya’da yaşanan siyasi istikrarsızlık ciddi sorunların olduğunu gösteriyordu. SSCB içerisindeki huzursuzluklar derinleştikçe bu durum halkalar halinde diğer sosyalist ülkeleri de etkiledi. Bir süre sonra SSCB-Küba ilişkilerinde de sorunlar çıkmaya başladı. Bunun ilk sinyalini veren Brejnev’in 1979’da tek taraflı olarak aldığı Küba’daki Sovyet Mekanize Piyade Tugayı’nın adının 12. Eğitim Merkezi olarak değiştirilmesi kararıdır. Bu karar açık şekilde Küba’daki Sovyet askeri varlığının bundan böyle “savaşçı” bir amaç taşımadığı anlamına geliyordu. 

Sovyet liderliği eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’in Sovyet Dışişleri Bakanı Andrey Gromiko’ya “Sizler Küba’da askeri olarak var olduğunuz sürece biz oraya nasıl çıkartma yapabiliriz ki ordularımızın karşı karşıya gelip kan dökmeye başlaması bir “casus belli” (savaş nedeni) anlamına gelir, yani büyük savaşı başlatmak…” diye ifade ettiği gerçekliği görmeyi tercih etmemiştir. 

Küba-Sovyetler Birliği ilişkisinde bambaşka bir dönemin başladığı tarih ise 29 Aralık 1982 günüydü. Yuri Andropov, SSCB’nin 60. kuruluş yıl dönümü kutlamalarına katılmak için Moskova’ya gelen Raul Castro’yu kabul eder. Bu ikili görüşmelerde neler konuşulduğunu -tam 11 yıl sonra- El Sol de Mecsico gazetesi muhabiri Mario Vosques Rona’nın kendisiyle yaptığı söyleşide anlatır. 

Raul Castro, “Moskova’ya asıl gelme nedenim Beyaz Saray’a yerleşir yerleşmez Küba’yı hedef alan Ronald Reagan yönetiminin herhangi bir askeri saldırıya yeltenmesinin önünü kesmek üzere atılmasının şart, acil, politik, diplomatik adımları Sovyet liderliğiyle görüşmek, bizim bu konudaki görüşlerimizi onlara anlatmaktı. 

Önerimiz, Sovyetlerin resmi bir açıklama yaparak Küba’ya yapılacak herhangi bir saldırının SSCB tarafından hiçbir şekilde görmezden gelinemeyeceğini dünyaya duyurması ve özellikle de ABD’ye 1962 Füze Krizi sonrasında varılan anlaşmada yer alan, Washington’un Küba’ya saldırmayacağı konusunda verdiği teminatı hatırlatmasıydı. Sovyet liderinin (SBKP Genel Sekreteri) benim bu isteğime verdiği tepki gerçekten de tarihe geçecek niteliktedir. Yüzüme karşı açıkça <<Eğer ABD, Küba’ya saldırırsa elimizden bir şey gelmez.>> dedi. Efendim neymiş? Çünkü biz <<Onlardan tam 6875 mil uzaktaymışız ve eğer tutupta oralara müdahalelere kalkışırlarsa kaybederlermiş.>>

Sovyetler bize şunu diyorlardı: <<ABD’ye Küba ile ilgili herhangi bir tavsiyede bulunmaya niyetimiz yok! Hatta -bugüne kadar- Kennedy’den sonraki her ABD hükümetinin geriye dönüp sorgulama ihtiyacı hissettiği Ekim 1962 Füze Krizi anlaşmasını da Washington’a hatırlatmak bizim işimiz değildir…>>

Tabi buna rağmen SSCB, yürürlükte olan beş yıllık plana göre Küba’ya yapılmakta olan silah yardımlarını kesmeyeceğini, politik ve moral desteğini sürdüreceğini de taahhüt etmekteydi…” diye belirtir. 

Raul Castro, Küba’ya döndükten sonra yapılan politbüro toplantısında durumu aktardı ve bu durumun tamamen gizli tutulması yönünde karar alındı. Yuri Andropov ile yapılan görüşme tutanaklarına sadece Fidel Castro ve Raul Castro’nun bakma yetkisi vardı.

Yalnızca şunu da belirtmek gerekir ki, SSCB-Küba ilişkilerindeki bu hazin değişimin kamuoyundan gizlenmesi son derece başarılı bir şekilde kotarılmıştır. Buna karşılık iki ülke arasındaki en üst düzey irtibat hiçbir zaman kesintiye uğratılmaz. Zamanın Sovyet hiyerarşisinde ikinci durumda olan Yegor Ligaçov, 1986’daki Küba Komünist Partisi üçüncü kongresine bizzat SSCB resmi temsilcisi olarak katılır. Hatta Küba’dan nefretini hiç bir zaman gizleme gereği duymayan Mihail Gorbaçov, 1989’da adaya resmi bir ziyarette bulunur. 1980’lerde Havana büyükelçilerinin SBKP önde gelenleri arasında seçilip atanmaları bir gelenek olmuştur. 

Gorbaçov’un Küba’ya olan bu nefreti nereden gelmektedir?

Gorbaçov 1986’daki SBKP 26. Kongresi’nde okuduğu MK (Merkez Komite) raporuyla ilk başta Sovyet ve dünya komünistleri arasında olumlu rüzgarlar estirir çünkü Sovyet siyasal rejiminde, anayasada var olan demokratik prensiplerin bile uygulanamadığından şikayet ediyor “daha fazla sosyalist demokrasi daha fazla demokrasi” sloganı yükseltiyordu. “Glosnot” (açıklık-şeffaflık) sloganı Sovyet halkında olduğu gibi dünya komünist hareketinde de ciddi bir destek gördü. Ne var ki; bunun zehre bulanmış şeker gibi bir şey olduğu iki yıl içinde anlaşıldı. Açıklık vaat eden  Gorbaçov bu slogana iki yeni slogan daha ekledi: “Perestroyka” (Yeniden Yapılanma) ve “Yeni Düşünce”. Perestorayka ile aslında çoktan tarihin gerisinde kalmış özel mülkiyetin yeniden yaratılmak istendiği zamanla anlaşılacaktı. “Yeni Düşünce” ise çok net olarak şunu söylüyordu: Emperyalizm dediğimiz şey illa savaşçı sömürücü baskıcı olmak zorunda değildir. Düşman saydığımız batı ülkelerinin yönetimleriyle “küresel sorunların çözümü için” pekala birlikte çalışabiliriz. Bunun için düşmanlığa son vermeliyiz NATO’nun (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) dağıtılması şartıyla Varşova Paktını dağıtmalıyız, Batı Kampı içinde yer alan ülkelerde devrimleri desteklemekten vazgeçmeliyiz… 

O zamana kadar Sovyetçi bilinen komünist partiler bu görüşlerle allak bullak olur sağcı yönelimleri ile bilinen partiler bu görüşleri desteklerken; Güney Afrika Komünist Partisi, Sudan Komünist Partisi, Portekiz Komünist Parti, El Salvador ve Nikaragua komünistleri gibi çok az sayıda parti ve grup eleştirel tutum alır. Bunların açısından dünya kamuoyuna açık bir şekilde SBKP’nin bu görüşlerini en sert eleştiren parti Küba Komünist Partisi olur. Küba, SBKP’nin yeni yönetiminin, Reagan’ın “Yıldız Savaşları”  projesi karşısında taviz ve geri çekilme yolunu tercih ettiğini, bu çizginin sosyalizmden vazgeçmeye doğru gittiğini görmüştü. İşte Gorbaçov’un Küba’ya nefreti buradan gelmektedir. 

Fidel Castro ve Raul Castro önceden olduğu gibi Moskova’da sıcak karşılanmaya devam edilse de gerçekte kalpler soğumuştur. SSCB Deniz Kuvvetlerinden bir filonun Havana Limanını ziyaret etmesi bir gelenekti. Raul Castro Küba’yı ziyarete gelen Sovyet Kozmonotları kabul eder. Sovyet-Küba Dostluk Derneği’nin ilk başkanı Yuri Gagarin olur. Eylül 1980’de Küba’lı Subay Ardaldo Tomayo ve Sovyet Kozmonot Yuri Romanenko birlikte uzaya gönderilir. SSCB ordusunun üst kademesi de zaman zaman Küba’yı ziyaret eder. 

Çöküş emarelerinin ortaya çıktığı günlerde bile Ekim 190’da SSCB Genel Kurmay Başkanı Mihail Moiseev iki günlüğüne Havana’yı ziyaret eder. Yuri Androgov döneminden sonraki liderler taa ki Mihail Gorbaçov bu makama oturup asıl sorunları başlatana kadar, Sovyetler silah yardımıyla ilgili verilen tüm taahhütlerini yerine getirilmiştir. 

Gorbaçov’un bu politikaları ABD Dışişleri Bakanı James Baker ile anlaşarak çoktan dağılmaya yüz tutmuş olan SSCB’nin Küba’daki son nefesi 12 Numaralı Eğitim Merkezi’nin de kapatılmasıyla zirveye ulaşır.

SSCB’de başlayan istikrarsızlık ve çözülme tüm Varşova Paktı ülkelerinin birer birer etkisi altına alır; hepsi peş peşe çöker. Ancak bu Küba’da yaşanmaz fakat yine de gelişmelerden son derece rahatsızlık duymaya başlayan Küba yönetimi, daha önce her yerde serbestçe satılmakta olan ancak o yıllarda birer komünizm karşıtı dedikodu aracına dönüşen “Novedades de Moscu” ve “Sputnik” dergilerinin  ülkeye girişini yasaklamak zorunda kalır. Yıllar sonra, Rusya Federasyonu’nun başkanlığına seçilen Vladimir Putin, göreve geldiğinde Sovyetler Birliği’nin dağılmasını “20. yüzyılın en vahim jeopolitik hadisesi” olarak tarif edecektir. 

2000’li yıllara gelindiğinde Rusya, Havana’nın Lourdes banliyösündeki, Radyo-Elektronik Araştırma Merkezi’ni kapatma kararı alır. Zamanında SSCB, ardından da Rusya bu ABD’nin burnunun dibindeki Küba topraklarında yer alan merkezin varlığına oldukça önem vermekteydi. 1970 yılının sonlarına gelindiğinde bu merkeze monte edilen teknik donanım çağın en yüksek teknolojisini temsil etmektedir. SSCB’nin ihtiyaç duyduğu stratejik askeri istihbaratın %75’inin de bu üstten sağlandığı belirtilmektedir. 

ABD, 19991 yılında SSCB’nin çözülüşüyle rahatlar ve Rusya’nın bu üssü kapatacağına umut bağlar. Ancak üssün işlevi öylesine kritikti ki Washington’un bir dediğini iki etmeyen Mihail Gorbaçov ve Boris Yeltsin bile üsse dokunmaya cesaret edemediler. Tam tersine 1990 yılının ortalarında Sovyet ekonomisinin dibe vurduğu bir dönemde SSCB Savunma Bakanlığı Sovyet İstihbarat Merkezi üstteki teknik donanımların daha geliştirilmiş yenileriyle değiştirilmesine, Üste çalışmakta ve aileleriyle birlikte yaşamakta olan bin kadar uzman görevlinin lojmanlarının ve üstteki sosyal tesislerin yenilenmesine karar vermiştir.

 Tüm bu işler 1992’de imzalanan  ikili anlaşma gereği yapılıp bitirilir. Yalnız 1991 yılından itibaren Küba ve Rusya arasındaki ekonomik ilişkiler artık dünya iş piyasaları prensiplerine göre yürütülmeye başladığından Rusya bu üssün kullanımı için yılda 200 milyon dolar civarında bir bedel ödeyecektir. Küba’da bu parayla Rusya’dan petrol ordu ve sivil işletmeler için yedek parça ve diğer ürünler alacaktır.

 2000 yılının sonunda Rusya’da başkanlığa yeni seçilmiş olan Vladimir Putin, Küba’yı ziyaret eder ve bu ziyaret esnasında da üssü gezerek verdiği önemi bizzat vurgular.  Ancak Putin bu ziyaretinden 10 yıl kadar sonra Rusya Savunma Bakanlığı’nda yapılan gizli bir toplantıda üssün kapatılması talimatını da verir.

Bu alınan kararın nedeni halen bilinmemektedir. Küba’ya hiç haber verilmeden alınan bu kararın arkasında ABD’nin doğrudan baskısının olduğu dile getirilmektedir. Küba-Sovyet işbirliğine büyük önem veren Raul Kastro bu kararı Küba’ya yönelen bir kasırga olarak görür. Varlığı pamuk ipliğine bağlı gibi olsa da Küba’nın güvenliğini bir şekilde teminat altına alan bu son askeri stratejik kale de kapanmaktadır. Eski ABD Ulusal Güvenlik Ajansı çalışanı Edward Snowden’ın  tüm dünyaya ifşa etmiş olduğu gizli belgelerden ABD’nin neredeyse tüm dünyayı dinlediği, ülke liderleri hakkında bilgi toplayarak daha sonra aleyhlerinde kullandığı ortaya çıkınca Rusya’nın liderleri de bu üsle ilgili kapatma kararlarının yanlış olduğunu gördüler. 

2008 yılında Rusya-Küba ilişkilerinde tekrardan olumlu gelişmeler olmaya başlar. Havana’da Rus Kilisesi’nin açılmasının, yeni bir dönemin başlangıcı olduğu belirtiliyor. 2008 yılı sonlarında Raul Castro, zamanın Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvetev’i Havana da konuk eder. Aralık 2013’te ülkede girişilen bu güncelleme hareketinin olumlu bir yöne gittiğini örnek olarak gösterilebilecek önemi bir gelişme yaşanır. Yıllar süren görüşmelerin ardından Rusya Küba’nın SSCB döneminden kalan tüm borçlarını sıfırladığını ilan eder. Böylelikle iki ülke arasındaki gergin ilişkiler sıfırdan yeniden başlatılır. 


Kaynakça:

  • Günümüzde Latin Amerika ve Sosyalizm – D.L Raby
  • Politik Yazılar -Che Guevara
  • Raul Castro: Devrime Adanmış Bir Yaşam – Nikolay S.Leonov
  • Küba Devriminin İçinden – Julia E. Sweig
  • Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi (5. Cilt)

Not: Bu yazı, Eren Yıldız’ın Küba yazı dizisinin ikinci yazısı olup Komün Dergi 7. Sayı‘sında yayınlanmıştır.