Atlantik’in kızıl yıldızı: Küba (1) – Eren Yıldız

11 Temmuz 2021 günü Küba’da hükümet karşıtları ‘müthiş bir koordinasyon’ içinde sokaklara döküldüler. Yaşananlar dakikalar içinde dünya basınında geniş yer buldu. Küba’da bu tür eylemler alışılmış olaylar değil. Hele ki eylemcilerin şiddet eğilimi hiç alışılmış değil. Görüntüler Venezuela’da 2014 ve 2017 eylemlerini ve Nikaragua’da 2018 yılında gördüğümüz darbe girişimini hatırlatıyor. Öte yandan 18 Temmuz 2021 günü de Küba’nın başkenti Havana’da 100 binden fazla insanın katıldığı büyük yürüyüşte halk ABD’nin ülkeye yönelik ambargolarına tepki gösterdi. Yönetime destek için toplanan Kübalılar Che Guevara, Fidel Castro ve Raul Castro’nun fotoğraflarını taşıdılar. 

“Küba’da neler oluyor?” sorusu elbette kısaca cevaplanabilecek bir soru değil. Ama Batı merkezli medyanın çizdiği çerçeve içinde tartışmak da hiç sağlıklı görünmüyor. An itibariyle dünyanın her bir köşesine yayılmış olan ve özellikle de ABD’de yaşayan rejim karşıtı Kübalıların domine ettiği bir anlatı, Batı merkezli büyük medya kuruluşlarının analizlerinin temelini oluşturuyor. Bu mevcut durum da bizler açısından bazı temel noktalara -tarihsel bir bakış açısıyla- değinme mecburiyetini doğuruyor.

Bu bağlamda yazarımız Eren Yıldız’ın Edirne F Tipi Kapalı Hapishanesi’nde kaleme aldığı Küba yazı dizisinin ilk yazısı olan “Atlantik’in kızıl yıldızı: Küba” başlıklı yazıyı siz değerli okuyucularımızla paylaşıyoruz. Bu yazıda, dünya yüzölçümünde okyanusa düşen bir damla boyutundaki bir varlığına rağmen tarihi itibariyle, dünyaya başlı başına bir renk katmış Küba’nın 1959 yılındaki devrim öncesi tarihi kaleme alınıyor.

Not: Toplamda üç yazıdan oluşan bu yazı dizisinin ilk iki yazısı Komün Dergi 7. Sayı‘nda yer almaktadır.


İspanyol sömürgesi Küba

Küba’nın ilk toplulukları Güney Amerika’dan adaya gelen Guanahatabey ve Kiboni yerlileridir. Guanahatabeyler adanın batı ucuna yerleşirken, Kiboniler adanın değişik yerlerine dağılmış durumdadır. Hem Kiboniler hem de Guanahatabeyler avcılık ve toplayıcılıkla geçimlerini sürdürürler. Küba’ya daha sonra yerleşen Tainolar (Antik Avarakları) çömlek ve alet yapımında belirli bir düzeye ulaşmış tarımcı ve barışçıl bir halktır. Tainoların kurduğu bazı köylerin nüfusu üç bine ulaşmaktadır. İspanyolların Küba’ya ilk koloniyi kurduğu dönemde adada çoğunluğu Tainolardan olmak üzere yerlilerin sayısı 80 bin ila 100 bin kadardır.

Sömürgeci İspanyol Krallığı himayesinde yolculuğa çıkan Kristof Kolomb’un uzun bir yolculuk sonrasında ayak bastığı kara parçasıdır. K. Kolomb’un ilk yolculuğu sırasında Ekim 1492’de keşfederek İspanyol toprağı ilan ettiği Küba’da kalıcı yerleşim Diego Velazquez’in 1511’de adanın Kuzeydoğu kıyısında Baracoa’yı kurmasıyla başlar. Bu süreç İspanyol yerleşiminin artmasıyla ada,  “Cabildo” adlı kent meclislerinin kurulduğu yedi belediyeye ayrılır. Havana, Puerto, Principe, Santiago de Cuba ve Sanneti Spiritus en önemli belediyeleridir. Küba’da 1815’te Santa Domingo’ya bağlı olarak ilk piskoposluk kurulur.

Yeni topraklar keşfetmenin asıl amacı yeraltı ve yerüstü değerli madenlerinin ele geçirilmesidir. Küba’da altın kaynaklarının sınırlı olduğunun bilinmesi nedeniyle adaya ilk yerleşmeler pek gelişmedi. Var olan koloni yerleşimi daha çok Orta Amerika’ya yönelik seferlerin koordinasyonunda görev alan bir üs durumundadır. Açlık ve adaya yerleşen İspanyolların talancılığı, sınır tanımayan baskısı, salgın hastalıklar ve göçler adadaki yerli halkların hızla yok olmasına sebep olduğundan 1550’lere gelindiğinde “encomienda” sistemi ekonomik olmaktan çıkar ve yavaş yavaş çöker. Bu tarihlerde yerli halkların toplam nüfusu beş bine kadar inmiş ve resmen yok edilmiştir. Diğer Avrupa devletlerinden gelen gemilerin adaya yaptığı saldırılar ve yağma girişimleri 17. yüzyılda İspanyol kolonisinin durumunu daha da kötüleştirir.

Ancak 18. yüzyıla yaklaşırken bölgede yaratılan barış ve istikrarla beraber adanın nüfusu 50 bine ulaşır. İspanya’dan Küba’ya düzenli deniz ulaşımının başlaması Havana’nın ticari ve stratejik önemini artırır. Yaşanan bu gelişmeler Küba’yı artık bir üs ya da geçici konak olmaktan çıkarır ve yerleşilecek toprak durumuna getirir.

1763’te 150 bin civarında olan Küba nüfusu 1860’a kadar sürekli artarak 1.3 milyonun üzerine çıkar. Bu olağanüstü nüfus artışının temelinde adaya getirilen siyah köle sayısındaki hızlı artış yatmaktadır. 1770’lerde 39 bin olan köle sayısı 1840’larda 400 bine ulaşır. İlerleyen yıllarda daha da artan işgücü talebi nedeniyle Küba’daki siyahların sayısı 800 bini bulur. 1865 yılında köle ticaretine son verilmesiyle birlikte işgücü açığı ortaya çıkar. Bu talebi karşılamak için sözleşmeli işçi olarak Meksika yerlileri ve Çinliler Küba’ya getirilmeye başlanır. Köle ticareti yasak olmasına rağmen Küba’da kölelik ancak 1886’da kalkar.

Bağımsızlık mücadelesi

Küba, İspanyolların elinde kalan son kolonidir. Güney Amerika ülkelerinin çoğu 1810-1826 yılları arasında bağımsızlıklarını kazanırlar. 1868’de köleliğin kaldırılmasıyla (Avrupa’da gelişen sınıf mücadeleleri ve Paris Komünü’nün özgürlük rüzgârlarının etkisi) Küba ulusal hareketinin hızla gelişmesi, bu milliyetçi hareketin demokratik karakterde olması (ırk temelinde bir milliyetçilik değil Kübalılık temelli hem İspanyolların hem de Afrikalı Kübalıların ortak mücadelesi bu karakteri yaratır) Kübalıların ulusal bağımsızlık mücadelesinin düşünsel temelini şekillendirir. Diğer Güney Amerika ülkelerine göre bu gecikmiş bağımsızlık özlemi radikal demokratik temelde hızla güçlenir. Küba bağımsızlık mücadelesinin arifesinde ABD’nin (Amerika Birleşik Devletleri) yayılmacılık temelleriyle Küba’yı ele geçirme girişimlerinde bulunması, Kübalılarda anti-emperyalist bir bilincin ve mücadele anlayışının şekillenmesine katkıda bulunur.

Dünyanın diğer bölgelerinde olmayan, Amerika kıtasına özgü bir özellik Küba’da da hayat bulur. Bir halkın kendi anavatanına karşı bağımsızlık mücadelesi vermesidir. Küba, İspanya’nın İspanyolları yerleştirerek oluşturduğu bir kolonidir ve yine İspanya’ya karşı bağımsızlık mücadelesini başlatanlar da bu İspanyol kökenli Kübalılardır. Dünyanın diğer bölgelerinde var olan imparatorluklarda böyle bir durum yoktur.

Küba’da İspanyol egemenliğine karşı sürdürülen direniş, On Yıl Savaşı (1868-78) ile başlamış, Amerika kıtasındaki İspanyol sömürgeciliğini sona erdiren İspanya-Amerika savaşı ile ona ermiştir.

Bir koloni olması nedeniyle siyasi temsil hakları bulunmayan ve yüksek vergilerden dolayı öfkeli olan Kübalılar, zengin toprak sahibi Carlos Manuel de Céspedes’in önderliğinde, Doğu eyaletlerinde İspanyol hükümetine karşı birleştiler. Céspedes’in Ekim 1868’de bağımsızlık bildirisi “El Grito de Yara”, ( Yara’nın Çığlığı) 200 bin kişinin ölümüyle sonuçlanan On Yıl Savaşı’nın başlangıcını simgeliyordu. Köleliğin kaldırılmasını ve halkın daha çok güç elde etmesini isteyen küçük çiftçilerle emekçilerin yanı sıra ekonomik ve siyasal bağımsızlıkta çıkarı olan toprak sahipleri de Céspedes’i desteklerler.

İspanya 1878 Şubat’ında imzalanan Zanjón Sözleşmesi ile ateşkesi kabul etmek zorunda kalır. Bu sözleşmeye göre İspanyollar genel af çıkartacak ve siyasi reformlar yapacaktı. Ağustos 1879’da Calixto Garcia önderliğinde başlayan “Küçük Savaş”da (La Guerra Chiguita), 1880 sonbaharında İspanyol ordusu tarafından bastırıldı.

1880’de sönen bağımsızlık ateşi 1895’te yeniden alevlendi. Kübalı şair ve gazeteci José Marti’nin siyasal örgütleri bir araya getirmesiyle Şubat 1895’te gerilla taktiklerine dayalı yeni bir bağımsızlık mücadelesi başlar. Bağımsızlık mücadelesinin ideolojik sözcülüğünü üstlenen J. Marti, hareketin destek bulmasında ve örgütlenmesinde büyük rol oynadı. Máximo Gómez ve Antonio Maceo Grajales önderliğinde karmaşık gerilla taktikleri uygulayan devrim ordusu Doğu bölgesini denetim altına alarak 1895’te Küba Cumhuriyeti’nin kurulduğunu ilan eder. İspanya, Küba’ya 200 bin kadar asker çıkarır. O gün itibariyle yaklaşık bir buçuk milyon olan ada nüfusunun 350 bini İspanya ordu gücünden oluşmaktadır. İspanya ordusu, bağımsızlıkçı güçlere destek veren kırsaldaki halkı zorla kentlerdeki kamplara toplamaya başlar. 10 binlerce kişi bu kamplarda açlık ve hastalıktan ölür. 1898’de ABD müdahalesinden önce, bağımsızlık mücadelesinin önderleri J.Marti ve Antonio Maceo öldürülmüş olsa da Kübalılar direnişi sürdürür.

Havana Limanına demirli olan “Maine” adlı Amerika gemisinde gerçekleşen esrarengiz bir patlama ABD yönetiminin Nisan 1898’de İspanya’ya savaş açmasına yol açar. İspanya-ABD savaşının sona ermesiyle imzalanan Paris Antlaşması (10 Aralık 1898) çerçevesinde öngörülen Küba’nın bağımsızlığı 1 Ocak 1899’da ABD işgali altında yürürlüğe girer. ABD, Küba’nın iç ve dış ilişkilerinde söz sahibi olma ve Guantanamo Koyunda bir deniz üssü kurma hakkını aldıktan sonra askeri birliklerini adadan geri çeker. 20 Mayıs 1902’de Küba Cumhuriyeti kurulana kadar 3 yılı aşkın süre ABD’nin işgal ordusu Küba’da kalır.

ABD’nin yeni sömürgesi Küba

ABD, Küba’yı hep kendi toprağı, Amerika’nın bir parçası olarak görmüştür. Maine zırhlısında yaşayan ”esrarengiz” patlama sonucu ABD’nin, İspanya’ya savaş ilan etmesi, Küba’ya asker çıkarıp işgal girişiminde bulunmasının temel hedefi Küba’yı kendi sınırları içine dâhil etmek istemesidir. Sosyalist J.Marti önderliğinde gelişen bağımsızlık mücadelesi anti-emperyalist düşüncenin gelişmesini sağlarken ABD’nin hedefini de sekteye uğratmıştır.

ABD ordusu 1902’de Küba’dan çekilse de yapılan Platt Antlaşmasıyla Küba’ya müdahale etme hakkını elde etti. Sonraki otuz yıl boyunca ABD, Küba’ya dört kez askeri müdahalede bulundu. Platt Antlaşması 1933 yılında Küba tarafından kaldırıldı ama ABD bunu 1934 yılında kabul etti. Ancak bundan sonra da ABD’nin Küba üzerindeki egemenliği en hayati sorunlardan biri olmaya devam eder.

J.Martí ve Mambilerin (bağımsızlık savaşçılarına takılan Afro-Amerikan isim) bağımsızlık mücadelesi, bir şekilde sonuca ulaşmış olsa bile mücadele değerleri hayat bulmaz ve kısa süre sonra Küba, ABD’nin yeni sömürgesi haline gelir. Ülkede temel üretim şeker kamışı üretimidir ve üretilen tüm şeker kamışı ABD’ye ihraç edilir. Üretimin gelişmesi işçi sınıfı kitlesini büyütür.

Küba’da sosyalizm ve sınıf savaşımının (akım olarak) bağımsızlık savaşının başlangıcına kadar giden uzun bir tarihi vardır. Bağımsızlık, sosyalizm ve anti-emperyalizm, Küba mücadele tarihinin üçayağını oluşturmaktadır. 1920’de dünya şeker fiyatları olağanüstü düşer. %80 düşen şeker fiyatları ülke ekonomisini çökertir. ABD’nin ülkedeki ekonomik varlığı giderek güçlenir. Rafineler, fabrikalar ve büyük topraklara sahip çiftlikler el değiştirir. Küba ekonomisi tam anlamıyla ABD’nin denetimine geçer.

Bu ekonomik çöküş sosyal mücadeleyi tetikler, tabiri caizse J.Marti’nin ruhu fabrikalara ve özellikle üniversitelere sirayet etmiştir. Julio Antonio Mella adında bir öğrenci lideri öncülüğünde üniversitelerde mücadele gelişir. Üniversite Öğrenci Federasyonu (FEU) 1922’de kurulur. Mella 1924 yılında anti-dinci ve anti-emperyalist birliği kurar,1925 yılında Küba Komünist Partisi’nin üç kurucusundan biri olur. Yeni ve radikal bir mücadele anlayışı boy vermeye başlar. Komünistlerin etkinliğinin artmasıyla birlikte işçi hareketi de Anarko sendikalist liderlik altında bir güç olmaya başlar. 1923’te Küba Ulusal İşçi Federasyonu kurulur. 1925 yılında başkan seçilen Gerardo Machado ABD’den 50 milyon dolar kredi desteği alır. “Benim başkanlığımda bir grev en fazla 15 dakika sürer” sözünü söyleyen Machado’nun ABD’ye tam bağımlı olduğu açıktır. Machado’nun başkan seçilmesi sonrasında ülke ekonomisi belli bir dengeye gelse de bu uzun sürmez. Gelişen toplumsal mücadelenin önemli lideri Mella tutuklanır. Ancak Mella tutuklanmasını protesto etmek için açlık grevine başlayınca serbest bırakılır. Machado tüm yetkileri kendi elinde toplamaya ve diktatörlüğünü kurmaya başlarken devrimci önder Mella ise bu diktatöre karşı silahlı mücadele hazırlıkları yaparken Machado’nun bir ajanı tarafından 10 Ocak 1929’da Meksika’da öldürülür. J.Marti’den sonra sosyalizm düşüncesiyle yola çıkan ve Küba Komünist Partisi kurucu önderlerinden biri olan J.Antonia Mella öldürüldüğünde henüz 26 yaşındadır.

1929’da ABD’de başlayan ve dünyayı etkisi altına alan büyük ekonomik kriz Küba’da tekara çöküşü getirir. 1930 yılında Küba İşçi Konfederasyonu Machado diktasına karşı alanlara çıkar, protesto eylemleri yapar. Antonio Guiteras başkanlığında Directoria ( Üniversite Öğrenci Yönetimi) diktatörlüğe karşı çok yönlü etkili bir mücadele başlatır. Siyasal mücadelenin yanında silahlı mücadele perspektifini esas alan Guiteras, kır ve şehir gerillasını örgütler ve bu yıllarda Küba gerilla mücadelesinin en önemli öncüsü olur. Nisan 1933’te Oriente’de bir kışlayı baskınla ele geçirirler. Halk hareketi ve silahlı mücadelenin birlikte yürütülmesiyle diktatörlüğün yıkılacağını savunmaktadır.

Ocak 1933’te ikinci büyük grev dalgası başlar. Şeker işçileri ücret artışı ve 8 saatlik iş günü talebiyle grev başlatırlar. Fabrikaları işgal ederler. Grev temmuz ayında daha da yaygınlaşır. Machado 7 Ağustos 1933’te Havana’da grevde olan binlerce işçinin üzerine makineli tüfeklerle ateş açtırır. İşçi grevleri halk ayaklanmasına dönüşür. İşçi hareketi ve öğrenci hareketinden sonra ordu içinden askerler de ayaklanmaya destek verir. Yaşanan gelişmelere ABD başkanı Franklin D. Roosevelt doğrudan müdahale etmez ama temsilcini Küba’ya gönderir. ABD kontrolü kaybetmemek için yeni dönemi kendi denetimi altında şekillendirmeyi esas alır ve temsilci Sumner Welles muhalif askerler görüşür. Küba Ordu Yüksek Komutanlığı diktatörlüğe karşı bir ültimatom verir ve Machado 12 Ağustos 1933’te devrilir ve ABD’ye sürgüne gönderilir.

Devlet başkanlığına Carlos Manuel de Cepedes getirilir. Ancak Directoria(Üniversite Öğrenci Yönetimi), Cepedes’in başkanlığını reddeder. ABD vatandaşı olduğu gerekçesiyle Cepedes’in başkanlığı kabul edilmez.

4 Eylül 1933’te “Çavuşlar Devrimi” adıyla anılan orduda alt rütbeli askerlerin isyanı yaşanır. Askerler ordu içinde emir komutanın demokratikleştirilmesini ve kamu yaşamına katılma haklarının kabul edilmesini talep ediyorlardı. Bu hareketin başını sosyalist eğilimli bir asker olan Pablo Rodrigez çekiyordu. Ordu içinde devrimci bir konsey ve bir çeşit ikili komuta oluştu. Bu sırada orduda telsizci olan çavuş Batista elinin altındaki bu olanağı da kullanarak kendine taban oluşturmaya başlar. İsyancı çavuşlar Directoria’yla ittifak kurarlar. Küba Devrimci Gruplaşması olgunlaşır ve Carlos Manuel de Cepedes’in iktidarı devrilir.

2 Ekim 1933’te Batista “Ulusal Otel Kıyımı” diye anılan bir katliamla Machado’nun ordu içindeki yandaşlarını ortadan kaldırır. (Bir başka kaynakta “ordudaki çavuşlar ve uzatmalılar tarafından rütbelilere yönelik 4 Aralık 1933’te başarılı bir ayaklanma gerçekleştirildi ve fili iktidar sahnesine ilk kez çıkan Çavuş Fulgencio Batista’nın ellerine geçti.” diye belirtiliyor.) Eski devletten tek sağlam kalan ordunun başına Batista geçer.

Ancak mevcut iktidarı deviren çavuşlar ve liderleri olan Batista, hükümeti kurma işini üstlenmezler ve boşluğu Directoria doldurur. Öğrenciler ülkenin en seçkin aydınlarından oluşan bir “beşli yönetim” atadılar. Saygın bir tıp profesörü olan Ramón Grau San Martin, Geçici Hükümet Başkanlığı’na getirilir. G.San Martin hükümetin en ilginç ve etkili üyesi sosyalist fikirler sahibi ancak, herhangi bir partinin üyesi olmayan bir master öğrencisi, İçişleri Bakanı Antonio Guiteras’tır. G.San Martin hükümeti tarafından kabul edilen radikal ve halkçı önlemlerin esin kaynağı herkesten çok Guiteras’tır. ABD ile Platt Antlaşmasının iptal edilmesi, Küba Elektrik Şirketi’nin kamu yönetimine geçmesi. Asgari ücret ve sekiz saatlik işgününün kabul edilmesi, kadınlara oy hakkının tanınması, tarım reformunun başlatılması vb. Ancak, hükümet hiçbir gerçek güce sahip olmadığından bu kararların çoğu kâğıt üzerinde kalır.

Bu dönemde devrimci güçler arasındaki anlaşmazlıklar, Komünist Parti’nin, sendikal hareketin ve devrimci muhalefetin birlik olamaması ve devletin iflası, orta tabakayı ürkütür. Egemen sınıfların kışkırtması, ordu ve ABD’nin baskısıyla var olan hükümete darbe yapılır ve G.San Martin başkanlık görevini Albay Carlos Mendieta’ya devreder. Batista başkanlık koltuğuna oturmamış, doğrudan hükümeti devralmamış, ordunun başında kalmayı tercih etmiş olsa da gerçek önderin o olduğu biliniyordu. Devrimci kazanımlar bir kez daha ABD’nin müdahalesiyle sekteye uğratılır. 1929 büyük ekonomik krizinin etkileri Machado’nun diktatoryel uygulamalarına karşı sosyal mücadelenin paralelinde gelişen bir askeri darbe, G.San Martin hükümetinin çökmesine ve hükümeti darbeyle askerin devralmasına rağmen Batista, halkın desteğine sahiptir ve yapılan reformlar halk tarafından iyi karşılanmıştır. Halk Batista’yı diktatör olarak görmez ve desteklemeyi sürdürür. 1929 krizini atlatan ABD’de Batista’ya parasal destek sunmaya başlar.

Directoria lideri A.Guiteras. Machado’ya karşı olduğu gibi Batista’ya karşı da silahlı mücadeleyi örgütleme çabasına girer. 8 Mayıs 1934’te yurtdışında güç toplayarak adaya çıkartma yapmayı planlayan Guiteras, Küba’da ayrılma hazırlıkları yaptığı günlerde Batista’nın askerlerince öldürülür. Yeni bir devrimci kalkışma daha önderliğinin katledilmesiyle başlamadan bastırılmış olur. Tam bu süreçte Komünist Parti(KP) sadece adından dolayı Sovyet ajanı kabul edildiğinden Batista tarafından yasaklanır. Binlerce KP’li hapse atılır. Yasal olmayan KP 1938’de adını değiştirir. Sendikalar ve işçi hareketleri saldırıyı daha az zararla atlatır. Mart 1935’te yaşanan genel grev, köylü isyanları, öğrenci hareketi ve işçiler arasındaki bağları sıkılaştırmıştır. Bu direniş Batista’yı devirmese bile geriletir. Batista’nın ABD’ye bağımlılığı ve uluslararası toplu durum, Batista’nın baskı politikalarını değiştirmeye zorlar.

Küba Komünist Partisi adını Devrimci Birlik Partisi olarak değiştirir. Sovyetler- ABD ittifakı nedeniyle anti-emperyalizm politikasından vazgeçer ve Batista rejimini destekler duruma gelir. 1939’da yapılan başkanlık seçiminde Batista devlet başkanı seçilir. Kurucu meclis seçimlerinde ise G.San Martin önderliğindeki muhalefet partileri 81 sandalyeden 45’ini alır. Batista hükümetini destekleyen komünistler ise 6 sandalye kazanabilir.

Bu süreçte Küba’nın en demokratik anayasası olan 1940 anayasası kabul edilir. 1939’da Komünist Parti’nin yasallaşması sağlanır. Komünist Parti 1943’te hükümette iki koltukla temsil hakkı alır. Komintern perspektifinde siyaset oluşturan KP, kendi ülke gerçekliğinden kopuk ve tarihin seyrine ters hareket ettiğinden halk muhalefetinin uzağına düşer. 1944’te yapılan başkanlık seçimlerini G.San Martin tekrar kazanarak iktidar olur. Batista görevi devreder ve iktidar olduğu dönemde yarattığı çok büyük servetinin bir kısmını yatırdığı Florida’da yaşamaya başlar.

G.San Martin 1933’te başkanlık dönemi ve devamında öğrenci hareketi ve diğerlerinin katılımıyla yaratılan devrimci kazanımları gündemleştirerek popülist bir politika sergilemesi, Batista’nın karşısında halkın desteğini arkasına almasını ve 1944 seçimlerini kazanmasını sağlar. Ama G.San Martin bu sefer tam anlamıyla egemen sınıfın temsilcisi olur. Küba’nın tüm üretimi ABD’nin elindedir. Şeker kamışı üretimi yanında, Küba ABD’nin tatil, fuhuş ve kumarhane merkezi haline getirilir. İktidarı elinde tutanların ve devlet bürokrasisinin en temel pratikleri, kendi kendilerini zenginleştirmedir. ABD kuklası yönetimin yarattığı yozlaşma ve çürüme tüm ülkeye yayılınca, Küba’nın kuruluşundan bugüne devrimci değer ve mücadele tarihini sahiplenen dinamikler tekrar aktif olmaya başlarlar. Eski bir Directoria üyesi olan Eduardo Chibas önderliğinde ahlaki değerleri savunan, sahiplenen ve bu temelde kendini ifade eden bir tepki hareketi gelişir. 1947’de Chibas, Otantik Parti’den (Küba Devrimci Partisi) ayrılarak bu tepki hareketini pratikleştirir. Ortodokslar (Küba Halk Partisi) adında bir parti kurar. Partinin amblemi süpürgedir. Toplumdan büyük bir destek görür. Fidel Castro’da bu partiye katılır ve milletvekili adayı olur.

1948’de yapılan devlet başkanlığı seçimini Carlos Prío Socarrás kazanır. Devlet başkanlığı görevini aldıktan sonra ülkede yaşanan çöküşün önüne geçmesi beklenen Socarrás ilk işi büyük arazileri kendi mülkü haline getirerek zenginleşmek olur. Çürüme ve çöküşü aynen devam ettirir.

5 Ağustos 1951’de bir mitingde eski öğrenci lideri ve Ortodoks Partisi kurucusu Eduardo Chibas çok radikal ifadeler kullanıldığı konuşmasının en etkileyici bir noktasında kürsüde tabancayla kendini vurarak intihar eder. Miting meydanında kitlenin önünde yaptığı bu protesto eylemi çok sarsıcı bir etki yapar ve tüm Küba halkını ayağa kaldırır. Daha bir yıl geçmeden 1952 yılına girildiğinde Ortodokslar halkın büyük desteğini arkasına alır. Otantiklerden kopanlar gruplar halinde Ortodoks Parti’ye katılmaya başlar. Öyle ki yaklaşan seçimlerde Ortodoks Parti’nin seçimi kazanacağına kesin gözüyle bakılır.

Diktatör Batista

Adada yaşanan sosyo-ekonomik çöküşe karşı yükselen toplumsal tepkinin kurulu sistemdeki çıkar ilişkilerini dağıtacağı endişesi ABD’nin has adamı Batista’nın harekete geçmesi için yeterli sebeptir. 1952 yılında yapılacak seçimlerde Batista’da başkanlığa adaylığını koyar ama kazanamayacağını da bilmektedir. ABD desteği arkasındadır. Ortodoks Parti’nin beklenen zaferini engellemek amacıyla Batista, Madrugazo (Şafak) adını verdiği askeri darbeyi yapar. Ülkenin içinde bulunduğu istikrarsızlık nedeniyle otoriter ve askeri bir yönetimin gerekli olduğunu düşünen subaylar Batista ile birlikte darbeyi hayata geçirir. Partiler kapatılmasa da onlarla sınırlı bir var olma alanı bırakılır. Kendi iktidarına karşı darbe yapılan devlet başkanı Prio Socarras, halka darbeye karşı direniş çağrısı yapar ama bu direniş çağrısına sadece üniversite öğrencileri karşılık verir.

Küba siyasi mücadele tarihin her döneminde aktif olan üniversite gençliği darbeye karşı yine direnişi başlatır. Üniversitelere kara bayraklar çekilir. Tarihsel öneme sahip 1940 anayasası işlevini yitirdiği gerekçesiyle simgesel olarak yakılır. Üniversite gençliği gizli ve yarı askeri örgütler kurmaya başlarlar. Artık Küba’da yeni bir dönem başlamıştır.

Fidel Castro 25 Mart 1952’de Havana Yüksek Mahkemesi’ne var olan burjuva hukuk çerçevesinde anayasayı ihlal ettiği gerekçesiyle Batista’nın cezalandırılmasını talep eden bir dilekçe verir. İlk bakışta burjuva liberal bir adım gibi görünse de Fidel Castro mevcut siyaset anlayışından devrimci bir kopuşu ve silahlı mücadeleye demokratik bir taban sağlamayı hedeflemektedir. Bu adım Batista diktasına karşı cepheden başlatılacak bir savaşçı meşrulaştıracaktır.

Ülkedeki toplumsal bunalımı yozlaşma ve çürümüşlük halkta büyük bir öfkeye sebep olduğundan 1952’de askeri darbe yapan Batista toplumdan destek görür, onay alır. Ancak bu darbeyi yapan Batista, 1933’teki Batista değildir. Üniversiteleri, basını ve meclisi kendi tahakkümü altına alan zalim ve zorba bir diktatör olarak gelen “yeni” Batista’dır. Anayasayı yürürlükten kaldırır. Ordu ve polise geniş yetkiler verir ve ABD’nin güvenilir bir jandarması olur. Batista’nın zorba diktatörlüğünün gerçekliği ortaya çıkıp yaşamın her alanında tahakküm olarak kendini gösterdikçe halkın Batista’ya verdiği destek azalır. Bunun karşısında Batista, güçlenmeye başlayan muhalefet hareketlerine yönelik baskıyı daha da artırır.

Ülkedeki siyaset etkinliği ve manasını yitirmiş hatta haliyle legal siyaset diktatörlüğün meşruluk kazanmasına zemin sunar hale gelmiştir. Fidel Castro silahlı mücadelenin, demokratik mücadele alanının yaratılması için yapılması gerektiğine inanıyordu. Batista’ya karşı gençlik içinde direniş yanlılarını etrafında toplamak için çalışmalara başlar. Heyecanlı, cesur ve atak davranışlarından dolayı Fidel’e “Çılgın” adını verilir. Çevresinde liderlik özellikleriyle öne çıkan Fidel ile birlikte bir ayrışma, işbirlikçiler ve devrimciler olarak saflaşma yaşanır. Devrimciler “Suçlayıcı” adında bir gazete çıkarmaya başlar ve Fidel bu gazetede yazdığı yazılarla tavrını ortaya koyar. Fidel ve arkadaşları artık kendilerini Movimiento (Hareket) diye adlandırırlar.

Fidel Castro 1945 yılında Havana Hukuk Fakültesine girer. 1946 yılında Üniversite Öğrenci Derneği başkanı olur. Etkili, ajitatif bir hitabet yeteneği olması, pratik faaliyetlerde öne çıkması öğrencilerin gözünde bir eylem insanı olarak saygınlık kazanmasını sağlar. Fidel, bir yandan eylemler örgütlüyor bir yandan da eğitim grupları oluşturarak eğitim faaliyetlerini sürdürüyor, Lenin ve Marx’ı okumaya yönlendiriyordu.

Fidel ve arkadaşları kendilerini Movimiento (Hareket) adıyla ifade ettikten sonra Artemisa, Pinar del Rio ve Havana’nın kenar mahallelerinde örgütlendiler, Nueva Paz’da çok sayıda hücreler oluşturdular. İspanyol sömürgecileri tarafından, ilk bağımsızlık mücadelesi döneminde 1871 yılında öldürülen tıp öğrencisini anmak için 27 Kasım 1952’de düzenledikleri toplantıda Movimiento’ya katılımlar artar. 28 Ocak 1953’te J.Martin’in 100. Doğum günü vesilesiyle bir gösteri düzenlenir. Düzenlenen bu anma yürüyüşüne katılan bin kişinin içinde üniformalı olarak nizami yürüyüş yapan dört yüz kişi Fidel’in arkadaşıdır.

Movimiento, hem etkili bir mücadele çıkışı yapmak hem de silah elde etmek için Moncada kışlasına baskın yapma kararı alır. Eylemin hazırlıklarına başlanır. Moncado ve Boyama kışlaları basılacak, hastane ve asliye sarayı ele geçirilecektir. Önce bölgede bir çiftlik kiralanır, gerekli hazırlıklar yapılır. Eyleme 150 kişi katılacaktır. Üç koldan yapılacak baskın hedeflenen şekilde sonuçlandıktan sonra yapılacak şeyler belirlenir. Bunlar;

  1. Santiago radyosunda Marseillaise (Fransız Devrim Marşı) çalınacak,
  2. Movimiento’nun manifestosu okunacak,
  3. Devrimci şiirler ve Eduardo Chibas’ın son konuşması okunacak.

25, 26 ve 27 Temmuz günlerinde üç gün süren bir karnaval düzenlenecektir. Deşifre olma riskini en aza indirmek için karnavalın 2. günü yani 26 Temmuz eylemin yapılacağı gün olarak belirlenir. Yapılan planlamaya göre en büyük birlik doksan kişiden oluşan Fidel Castro’nun liderliğindeki Moncado kışlasını basacak gruptur. İkinci grup Abel Santamaria komutasında kışlaya bakan hastaneyi ele geçirecektir. Altı kişilik üçüncü ekip ise Raul Castro’nun komutasında Moncado kışlasının çatısına çıkabilmek için Adalet Sarayı’nı ele geçirecektir. A.Santamaria ve R.Castro ekipleriyle görevlerini yerine getirirler. Ancak Fidel Castro’nun grubu nöbetçiler tarafından fark edilince tüm eylem planı alt üst olur. Çatışma Moncado kışlasının dışında başlar. Bırakalım kışlayı ele geçirmeyi, kışlanın içine dahi girme şansları kalmadığından Fidel Castro geri çekilme emri verir. Eylem tam bir hüsranla sonuçlanır. Moncado kışlası komutanı Albay Chavino, yakalananların öldürülmesini emreder. Eyleme katılanlardan “teslim olmak zorunda kalan” altmış sekiz kişi ağır işkenceden geçirildikten sonra öldürülür. Yakalanan otuz iki kişi hapse atılır. Yakalanmayan elli kişi ise ülke dışına çıkmayı başarır. Fidel Castro ve çevresinde kalan on yedi kişi Grane Piedra dağına ulaşırlar. Denizden yol alarak Sierra Maestra dağlarına ulaşma amacındaydılar. Fidel Castro ve iki arkadaşı yol hazırlıkları için gruptan ayrılır, sonrasında bir kulübede yağmurun durmasını beklerken uykuya yenilirler ve Batista’nın askerleri tarafından yakalanırlar. Yakalananların öldürülmesi emredilmiştir ama Fidel Castro ve iki arkadaşının öldürülmesini siyahi bir teğmen Serria engeller ve Fidel Castro’yu kışlaya götürmeyip direkt sivil makamlara teslim eder.

Albay Chaviano, Fidel Castro’nun yanına gelir ve neden bu eyleme kalkıştıklarını sorar. Fidel’in anlattıklarını dinledikten sonra Albay, Fidel Castro’dan kendisine anlattıkları şeyleri radyodan da dillendirmesini ister. Fidel Castro da bunu kabul eder.

Kışla baskını (başarısız olsa da) sonrasında Batista çok panikler ve en güvenli gördüğü Colombia kışlasına çekilir. Radyo ve gazetelerden yalan haberler yayınlatılır, anti-propaganda yapılır. Eylemi yapanların Kübalı olmadığı, askerlerin kafalarının kesildiği ve bunu yapanların son devlet başkanı Prio Socarras’ın parayla tuttuğu maceracılar diye söylenir. Diğer yandan eylemi komünistlerin yaptığı suçlaması yapılır ve birçok Komünist Partili gözaltına alınır. Ardından Komünist Parti yasa dışı ilan edilir. Yapılan operasyonlarda eylemle hiçbir ilgisi olmayan insanlar öldürülür ve bu insanlar baskın esnasında öldürülmüş gibi gösterilir.

“Tarih beni aklayacak”

Fidel Castro, hareketin lideri olması nedeniyle özel muameleye tabi tutulur ve arkadaşlarından ayrı yargılanır. Kendi savunmasını kendisi yapmak zorunda kalır, çünkü avukatlarıyla görüşme ve savunma hakkı tamamen kısıtlanmıştır. Fidel Castro’nun mahkemede yaptığı savunması daha sonra 26 Temmuz Hareketi’nin (M26-7) manifestosu olarak kabul edilir. Bu savunması hapishaneden gizlice çıkarılarak ”Tarih Beni Aklayacak” adıyla basılır ve tüm adaya dağıtılır. Fidel Castro savunmasında Movimiento’nun başarılı olması halinde hayata hemen geçirilecekleri temel adımları ile sıralar. Bunlar;

  1. 1940 Anayasası’nın derhal uygulamaya geçirilmesi.
  2.  Toprak reformu.
  3. Şeker üreticisi şirketlerin üretimlerinin %55’ini bölüşme hakkı ve üreticiler için asgari bir kota ayrılması.
  4. Yasadışı yollarla kazanılmış servet ve topraklara el konulması. Yapılan ”yargılama” sonrasında mahkeme, Fidel Castro’ya 15 yıl, diğer arkadaşlarına ise 13 ile 10 yıl arasında değişen hapis cezaları verir.

Fidel Castro’nun Movimiento’yu örgütlediği bu süreçte Batista iktidarını devirmeye yönelik başka örgütlenme girişimleri de vardır. Havana Üniversitesi eğitim görevlisi Prof. Rafael Garcia Boceno “Ulusal Devrimci Hareketi” (MNR) organize eder. 1953’te asker ve sivillere bir darbe hazırlığındayken tutuklanır ve hareketi dağılır.

Yine Frank Pais önderliğinde bir grup Santiago’da “Oriente Devrimci Hareketini” (ARO) örgütler. Ancak, ilk ses getiren silahlı eylem Movimiento’dan gelir. Eylem tam bir başarısızlıkla sonuçlanmış, militan yapısının tasfiye olmasına sebep olmuş olsa da Fidel’in radyodan yaptığı konuşma ve Batista hükümetinin gereğinden fazla anti-propagandasının ters etki yapması nedeniyle eylem, toplumda büyük bir yankı uyandırmıştır. 5 Mayıs 1955’te çıkarılan genel af ile Moncado baskınına katılıp tutuklananların hepsi serbest bırakılır.

Küba Devrimi

Moncadistalar (Moncado kışlası baskınına katılanlara verilen isim) serbest kaldıktan sonra ülke içinde siyaset yapma olanaklarının kalmadığı, daha da ötesi kolluk kuvvetlerince öldürülebilecekleri sonucuna vardıklarından, ülke dışına çıkma kararı alırlar. 25 Haziran 1955’te önce R.Castro Meksika’ya gider, orada Che Guevara ile tanışır ve yoldaş olurlar. Temmuz’da da Fidel Castro Meksika’ya gelir ve hemen sürgün göçmenleri çevresinde toplamaya başlar. 26 Temmuz hareketi burada kurulur. Movimiento, Moncado kışlası baskını tarihini de yanına alarak M26-7 adını alır.

Che, bu savaşa gönüllü doktor olarak katılmayı kabul eder. Silahlı mücadelenin hazırlıklarına başlarlar. İspanya iç savaşında Franko diktatörlüğüne karşı savaşmış olan General Alberto Bayo burada onlara gerilla eğitimi vermeye başlar.

1955’te ülkedeki şeker sanayisi krize girmiş ve işsizlik olağanüstü artmıştı. %16 oranında daimi işsiz olan kitlenin yanında çalışan nüfusun %35 ya işsiz ya da kısmen çalışan durumdaydı. İşçi hareketi giderek devrimci halk blokuyla yeniden yan yana gelmeye başlar. 1955’in sonlarında şeker sanayinde genel grev yapılması, Las Vilas kentinde direnişin barikat savaşlarına dönüşmesi 26 Temmuz Hareketi’nin bir halk ayaklanmasının olabileceği yönündeki beklentilerini güçlendirir. Öğrenci hareketi ve kitlelerin katıldığı eylemler yaygınlaşır. Bir yandan sokak eylemleri sürerken bir yandan da silahlı eylemler yapılmaktadır. Fidel, 19 Mart 1956’da bir mektup kaleme alır. Mektubunda Ortodoks Parti’de ayrıldığını açıklar. Ortodoks Parti’yi eleştirir ve Chibas’in (miting meydanında intihar eden lider) ideallerini bundan böyle 26 Temmuz Hareketi’nin temsil ettiğini savunur.

Yapılan görüşmeler sonucunda, Kurtuluş Eylemi, Ulusal Devrimci Eylem ve Milliyetçi Kurtuluş Hareketi isimli örgütler 26 Temmuz Hareketine katılırlar. Ayrıca Ağustos 1956’da, 26 Temmuz Hareketi adına Fidel ve Üniversite Öğrencileri Federasyonu (FEU) adına başkanı Jose Antonio Echeverria bir araya gelir. “Meksika Mektubu” adlı bir belgeyi kamuoyuna açıklarlar. “Diktatörlüğü yıkmak ve devrime yürümek için güçlerini birleştirdiklerini” duyururlar.

Meksika’da askeri hazırlıklarını tamamlayan Fidel ve arkadaşları 25 Kasım 1956’da Meksika’nın Tuxpan limanında Granma isimli yat ile ayrılırlar. Sonbahar ülkeye dönüş yolculuğu için en tehlikeli mevsimdir. Ayrıca bu yat on beş kişilik olmasına rağmen yata taşıyabileceğinde kat be kat fazla insan biner ve yük yüklenir. Yatta seksen iki kişi ve ek olarak yüz kişilik silah, mühimmat ve yiyecek-içecek bulunmaktadır. Okyanusta bata çıka ilerleyen yat sürekli su almakta ve batma tehlikesi yaşamaktadır.

Yapılan planlama seksen iki kişilik gücün Küba’ya sağ salim çıkabilmelerine yöneliktir. Buna göre çıkarma yapacak gücün Küba’ya ayak basacağı gün adada şehirlerde silahlı kalkışmalar yapılarak Batista Polisinin dikkati dağıtılacaktı. Ayrıca adaya gelecek gücü çıkarma yapması kararlaştırıla noktada, yerel milis güçleri karşılayacak ve onları Sierra Maestra dağlarına ulaştıracaklardı. Ancak ne belirlenen buluşacakları çıkarma noktasına, ne de onları karşılayacak olan arkadaşlarına belirlenen tarihte ulaşamazlar, bir bataklıktan çıkmak zorunda kalırlar. 2 Aralık 1956 günü Granma yatını olabildiğince kıyıya yaklaştırıp kendilerini suya bırakırlar. Daha bataklıktan kurtulup kuru toprağa basmadan geride bıraktıkları yat Batista’nın sahil güvenli tarafından fark edilir ve ateş altına alınır. 26 Temmuz Hareketi’nin şehirlerde yaptığı eylemler tam ters etki yapmış Batista rejimini uyarma görevi görmüştür. Gerillalar kendi kaderleriyle baş başa kalır, alacakları milis desteğinden mahrum dağlara giden yolu kendi başlarına bulmak durumunda kalırlar. Yeni bir yol açmanın zorlukları, sürekli yürüyüşün sonucunda açlık ve yorgunluktan bitap düşmeye başlar.

5 Aralık 1956’da Alegria Pio bölgesinde bir şeker kamışı tarlasında dinlenme molası verirler. Batista’nın ordusu gerillanın konakladığı noktaya baskın yapar. Seksen iki kişilik gerilla birliği yoğun çatışma esnasında dağılır. Üç-beş parçaya bölünür. Havadan uçaklar bombalama yaparken, karadan da askerler sürekli atışa devam eder. Küçük gruplar halinde birbirlerinden kopan gerilla birliğinin bir kısmı parça parça Sierra Maestra dağlarına ulaşabildiler. Seksen iki kişiden yirmi biri ilk günlerdeki çatışmalarda toprağa düşer. Bir yirmi bir kişi ise Batista ordusuna esir düşer. Geriye kırk kişi kalmıştır, bunlardan yirmi biri, 18-27 Aralık 1956 tarihleri arasında birbirlerini bulur ve gerilla gücünün çekirdeğini oluştururlar. Yoğun çatışma günlerinde birlikten koptuktan sonra arkadaşlarının izini kaybeden altı kişi de 1957 yılı içerisinde arkadaşlarına ulaşırlar. Sağ kalan on üç kişi ise mücadeleden koparlar. Çıkartmaya katılan seksen iki kişiden geriye yirmi yedi kişi kalır ve mücadeleyi başlatırlar.

Genel tabloya baktığımızda durum tam bir fiyasko gibi görünse de geriye kalan gerilla gücü kendini örgütleyebilmiş varlık koşulunun ilk adımını atabilmiştir.  Dağlarda yapılan ilk eylem ile başlayan silahlı mücadele tüm ülkede büyük yankı uyandırır. Ve kısa zamanda zaten hazır olan toplumsal taban üzerinden, yaşanan yeni katılımlarla ilk çıkartma yapılan sayışa ulaşılır. Çıkarma ertesinde çatışmalı, zorlu günleri atlatıp kendilerini toparladıktan sonra Hareket’in kentlerdeki yeraltı uzantılarıyla doğrudan bağlantı kurma zamanının geldiğine ve tüm liderlerin Sierra Maestra dağlarına gerilla savaşıyla ortak bir mücadele stratejisinin geliştirilmesi konusunu görüşmek üzere çağrılmasına karar verilir. Bu arada Fidel Castro, kendisiyle röportaj yapma talebinde bulunan Amerikalı gazeteci New York Times’ın yazı işleri müdürü Herbert Matthews’in talebini kabul ederek onu dağlara davet eder. Böylelikle devrimci hareketin geleceği için hayati derecede önemli toplantı, yine hareketin politik propagandası açısından önemli bir görüşmeyle aynı zamana denk getirilmiş olur. M26-7’nin şehir örgütlenmesi Matthews’in sağ salim dağlara ulaşmasını sağlar. Matthews ile Fidel Castro 17 Şubat 1957’de görüşür. Görüşme metninin tamamı ve çekilen fotoğrafların gazetede yayınlanması, Fidel Castro’nun devrimci davalarını tüm dünyaya ve asıl önemlisi Küba halkına anlatma fırsatını yaratır. Bu sayede Fidel Castro faşist diktatörlüğün maskesini düşürerek Batista’nın yalancılığını, riyakârlığını ve zulmünü herkese göstermiştir.

M26-7, kır(Sierra) ve şehir(İlano) yapılanması arasında görüş ve anlayış farkı olduğu ve bununda mücadeleyi olumsuz etkilediği tartışmalara konu edilse de tarihi gerçekler bunun tersini göstermektedir. Şubat 1957’de Sierra Maestra’daki görüşmeye Havana ve Santiago’daki yeraltı örgütünün önemli yöneticileri Frank Pais, Faustino Perez, Haydee Santamaria, Armando Hart ve yeraltı örgütünün diğer eylemcileri katıldılar. Kendi düşüncelerinin aksine Fidel Castro’nun yeraltı güçlerini ve diğer gerilla cephesini büyütme planlarını benimsediler. Sierra toplantılarından önemli bir görevi üstlenerek ayrıldılar. Fidel Castro’nun gerilla gücünü inşa edecek yeni cepheler yaratacak, Küba’nın altı bölgesinin her birinde kent milisleri oluşturacak, orta sınıf meslek sahiplerinden bir ulusal sivil direnişi kuracak ve Batista rejimini “mücadelenin mihenk taşı olacak bir genel grevle” devirmek için Küba işçi sınıfını örgütleyeceklerdi.

Fidel Castro tarafından Frank Pais’e verilen karar yetkisi çok büyüktü. Gerillalar ya da Sierra güçleri, cephaneden yiyeceğe, teçhizattan giysiye, paradan iç ve dış tanıtıma kadar her konuda İlano’ya bağımlıydı. 1957 ilkbaharı boyunca Frank Pais hareketin içinde baş gösteren Sierra ve İlano’nun, yani iki eğilimin de desteğini alarak hareket eder. Pais ada çapında yeraltı hareketinin oluşturulması planını hazırlar. Sierra’daki güçleri teşvik eder, silah temin eder. Küba silahlı kuvvetlerinin muhalif üyeleriyle görüşmeler başlatır. 26 Temmuza sempati duyan politikacılara teklifler gönderir. Aynı zamanda İlano’nun kamu hizmeti yapan kuruluşlara, şeker fabrikalarına diğer ekonomik- siyasi hedeflere karşı yürüttüğü sabotajları artırarak, Küba ekonomisine önemli zarar vermeksizin Hareketin halk nezdinde itibarını yükseltir.

12 Haziran 1957’de M26-7, Sierra Maestra manifestosunu yayınlar. “Manifestodaki temel noktalar diktatörlüğe karşı mümkün olan en geniş siyasi birliğin sağlanmasını, başkanlık, sisteminin yeniden kurulmasını, derhal geçici bir hükümetin oluşturulmasını kapsıyordu.”

M26-7, ortak savaş stratejisi ile “sivil bir cephe oluşturulmasını, geçici hükümetin başkanlığını üstlenecek ve diktatörlüğe karşı olan bütün güçler tarafından seçilen bir kişinin saptanmasını, diktatörlüğün çekilmesini, sivil devrimci cephenin diğer bir ulusun Küba’nın iç işlerine karışmasına izin vermemesini ve bunun için kendisinin de fırsat yaratmamasını, cumhuriyetçilik ve bağımsızlık gelenekleri temelinde sivil devrimci cephenin hiçbir türden askeri cuntayı geçici hükümet olarak kabul etmeyeceğini açıklamasını, ordunun politika düşünde tutulmasını, askerlere halktan korkmamaları çağrısında bulunmasını, 1940 Anayasası kurallarına ve 1933 seçim yasasına göre seçim yapılması çağrısının yinelenmesini ve geçici hükümetin izleyeceği askeri program için taslak hazırlamasını” öneriyordu.

M26-7, 1957 yılında yaptığı etkili eylemlerle Devrim Ordusu’nun yaratılmasını geliştirirken, başka devrimci hareketler tarafından da mücadele adımları atılıyordu. 13 Mart 1957 günü Üniversite Öğrenci Federasyonu bünyesinde kurulmuş olan ”Devrimin Öncüleri” adlı gruba bağlı silahlı militanlar, Havana’daki başkanlık sarayına Batista içeride toplantı halindeyken bir baskın düzenler. Baskın başarısız olur grubun büyük bir bölümü yaralı halde yakalanır ve katledilir. 1957 Mayıs’ının son günlerinde Batista muhaliflerinin örgütlemiş olduğu bir diğer grup Organizacion Autentica (Gerçek Devrimci Örgüt) ABD’den tekneyle gelerek adanın kuzeyine, Oriente eyaletinin kuzey kıyılarına çıkarma girişiminde bulunur. Çıkarmayı önceden haber alan Batista’nın ordusu, gelen grubu pusuya düşürür ve çoğunu katleder.

5 Eylül 1957’de Cienfüegos deniz üssüne M26-7 üyeleriyle birlikte Batista rejimine muhalif askerlerle birlikte el konulur. Kentteki birçok kritik bina halkla birlikte işgal edilir. Ama Batista’nın ordusu büyük bir kara harekatı yaparak kalkışmayı bastırır. 1957 Kasım ayında, 13 Mart Devrimci Öncüleri adlı örgüte bağlı bir grup gerilla adanın orta bölgesinde bulunan Escambray sıradağlarında silahlı direniş başlatır. Havana’daki gizli mücadelede önemli bir rol oynamış bir hareketin ideolojisi M26-7’den çok farklı değildi ve 1959’un ilk aylarında yaşanan gerilimli bazı anlar olsa da yapılan görüşmeler sonunda bu hareket de Fidel Castro’nun liderliğini kabul etti.

Fidel Castro, 1958 yılları başında Devrim Ordusu operasyon alanının büyütülmesi gerektiği kararını alır. O güne kadarki büyümeyi birinin başında kendisi, diğerinin başında Che Guevara olmak üzere iki bölgeyle sınırlandırmışlardı. 27 Şubat 1958’de Devrim Ordusunda ikinci üst düzey terfiler olur. “Raul Castro, Oriente eyaletinin Kuzeydoğu bölgesini yönetecek, Frank Pais ikinci Doğu Cephesinin, Ivan Almedia ise Santiago de Küba’nın batısında kalan bölgeyi yönetecek, Mario Munaz üçüncü Batı Cephesinin kumandanlığına getirildiler.” Bu müfrezeler kendilerine verilecek bölgelerde otonom bir yönetim mekanizması kurma görevini üstlenirler.

Stratejik yönelimi, tüm ülke genelinde işçi sınıfının öncülük ettiği bir genel grev örgütlenmesi, şehir milislerinin şehirde ulaşımı durdurup devlet kurumlarını ele geçirmesi ve kır gerillasında ayaklanmanın başlamasıyla birlikte şehirlere inerek iktidarın alınması olarak özetleyebiliriz.

Frank Pais 30 Temmuz 1957’de katledildiğinde ülke çapında işçi sınıfı genel greve gitmiş, ülke tam anlamıyla ayaklanmıştır. Kitleler kendiliğinden greve gitmiş, alanları doldurmuştur. Ancak “stratejik yönelimin” temelini oluşturan Nisan 1958’de yapılması planlanan diktatörlüğün devrilmesini ön gören genel grev beklendiği gibi olmaz

“Direniş güçlerimizin büyüyen başarısıyla ilgili haberler sansür engelini aşıp halka ulaşıyor, devrimci eylemler hızla doruk noktasına tırmanıyordu. Tam bu sırada (1958) Havana’dan tüm ulusal topraklar üzerinde mücadelenin başlaması için devrimci genel grev önerisi geldi. Fakat devrimci grev uygun bir biçimde örgütlenmemiş, işçi birliğinin önemi yeterince hesaba katılmamış, devrimci çalışmaların içinde bulunan işçilerin grev için elverişli anı seçmelerine izin verilmemişti. Radyodan grev çağrısı yapılarak meşru olmayan, hızlı ve ani bir hareketle bulunmak istenmiş, saptanan gün ve saatin halktan önce Batista’nın hafiyelerince öğrenildiği düşünülmemişti. Grev başarısızlığa uğradı, pek çok değerli devrimci yurtsever acımasızca öldürüldü.” Che, genel grev hamlesinin başarısız olmasının nedenlerini böyle ifade eder.

Mücadele stratejisinde değişim

26 Temmuz Hareketi’nin genel grevler ve beraberinde halk ayaklanması hamlesi başarısızlıkla sonuçlanır. Başarısızlığın sebebi stratejinin kendisi miydi yoksa stratejinin gerçek anlamdan hayata geçmesinin koşullarının yaratılmaması mıydı? Diye sorulabilir. Bu soruya M26-7 strateji değişimiyle cevap vermiştir.

Yaşanan başarısızlık Batista’ya nefes aldırır, kendini toparlamasına ve karşı saldırıya geçmesine fırsat verir. Che yaşanan durumu, “Gerilla güçleri kademe kademe büyüyüp düzenli savaşlarla düşman ordusunu yenmedikçe zaferin kazanılmayacağını kesin bir gerçek olarak hepimizce kabul edilmişti.” diye belirtir. Şimdi gerillaların görevi Batista ordusunun saldırılarına karşı direnmektir. Bu ise stratejik yönelimlerini değiştirmelerine neden oldu. “Askeri destekle kitle grevine sıçramaktan, kitle destekli askeri savaş stratejisine” yöneldiler.

Köylülükle güçlü mücadele bağları kurulur, Devrim Ordusu, Ceza Yasasını ve Medeni Yasayı kaleme alınır. Hareketin etkin olduğu ve yönettiği bölgelerde adaleti geçerli kılacak mekanizmalar yaratılır ve halka yiyecek maddeleri dağıtılır. Bu gelişmelerle birlikte komşu bölgeler de Devrim Ordusu’nun etkisi altında kalır. Batista ordusu geniş çaplı bir hazırlık yaptıktan sonra saldırıya geçer. İki ay süren yoğun çatışmalar sonrasında Devrim Ordusu’nu yenemeyeceği ortaya çıkar. Batista ordusunun karadan ve denizden yaptığı abluka kırılır ve Jique Savaşı’nda Batista ordusunun yenilmesiyle birlikte Devrim Ordusu karşı saldırı başlatır. Temmuz 1958’den sonra Sierra Maestra ve Oriente Cephesi özgür bölgeler olmaya başlar.

26 Temmuz Hareketi yeni bir stratejinin ilk adımı olarak kendinde askeri ve siyasal merkezileşmeyi örgütlerken, yaygın ve esnek bir ittifaklar politikasını da hayata geçirir. Askeri mücadeleyi büyüttüğü bu dönemde diğer muhalefet hareketleriyle 20 Temmuz 1958’de Caracos Paktı imzalanır. Metin, “tiranlığı silahlı ayaklanma ile devirmek için ortak mücadele stratejisi oluşturulması, büyük bir grev için sivillerin vereceği mücadeleler, bütün ülkedeki ortak silahlı eylemin yükseltilmesi, bütün işçileri, bütün sivilleri, serbest meslek sahiplerini ve onların ekonomik güçlerini kucaklayan mücadele seferberliğinin gerçekleştirilmesi, istibdadın devrilerek ülkenin geçici hükümet eliyle normal düzene yönelmesi, buna anayasal ve demokratik prosedür ile ulaşılması, hükümetin asgari programının, suçluların cezalandırılmasını, işçi haklarını, düzeni, barışı, özgürlüğü, uluslararası yükümlülüklerin yerine getirilmesini güvence altına almasını” öngörüyordu.

21 Eylül 1958’de Soledad de Mayari kentinde kurtarılmış bölge içerisinde örgütlenen 84 komiteyi temsil eden iki yüz kişinin Silahlanmış Köylüler Birinci Kongresi toplanır. Ekim 1958’de “Temel Yasa” olarak bilinen cephenin askeri ve idari yapılanmasını tarif eden anayasa Raul Castro tarafından imzalanarak yürürlüğe girer. Bölgedeki ikinci cephe yönetiminin resmen “Frank Pais” İkinci Doğu Cephesi adıyla tescil edildiği bu yasada kurtarılmış bölgenin yönetimi, yedi hizmet birimi ve iki büro şeklinde örgütlenmekteydi. Toprak bürosu, İşçi Bürosu adlarıyla görev yapacaklardı. Savaş Birimi, Adalet, Sağlık, Eğitim, Propaganda, Maliye, Bayındırlık ve İletişim adlarıyla Birleşik Birimler oluşturulur.

Bütün işçi gruplarından görüşme talebi gelmesi üzerine bir Silahlanmış İşçiler Kongresi kurulmasına karar verilir. Bölgedeki demiryolu işçileri, liman işçileri, küçük esnaf, özel şirket ve kamu çalışanlar vd. emekçiler kongre kapsamına girmiş oldular. Kongre, 8-10 Aralık 1958 tarihinde yine Soledad de Mayari kentinde doksan sekiz delegenin katılımıyla toplanır. Birleşik Ulusal İşçi Cephesi kurulur.

Yaşanan bu gelişmelerden yola çıkarak M26-7’nin savaş stratejisine baktığımızda durağan ve uzun süreli bir mücadele seyri değil, aksine hızlı ve kesintisiz bir mücadele seyrini görmek mümkündür. Kır-şehir diyalektiğinin geliştirme, sürekli eylem pratiğiyle düşman güçlerini savunma konumuna çekilmeye zorlama, var olan halk muhalefetini hızla devrime kanalize edip diktatörlük güçlerini alanın dışına atarak özgürleştirilmiş alanlar yaratma, bir yandan diktatörlüğü yenilgiye uğratırken aynı zamanda halın iktidar organlarını yaratarak devrimi kurumsal olarak elle tutulur, gözle görülür hale getirme pratiği sergilenmiştir. Diktatörlüğün yıkılması ve devrimin inşası eş zamanlı olarak gerçekleştirilir.

Aralık ayında savaş en üst boyuttadır ve zafer yakındır. Devrim Ordusu şehirleri birer birer kuşatıp ele geçirmeye başlar. Santa Clara, Leoncia Vidal, Cobaiguan Blacetas, Romedias, Las Vidas, vd, ele geçirilir. Batista’nın ordusunda çözülmeler başlar. Oriente eyaletinde faşist ordu güçlerinin komutanı General Eulogio Cantillo, Fidel ile görüşme teklifinde bulunur.  Palma Soriano kenti yakınlarında Fidel, Raul ile birlikte generalle 28 Aralık 1958’de görüşür. Görüşmede Fidel, generale ateşkes için üç şart ortaya koyar. “1- Ordu askeri darbe girişiminde bulunmayacak. 2- Batista’nın ülke dışına çıkması engellenecek. 3- Yine Batista’nın herhangi bir yabancı elçilikle ilişkiye geçmesi engellenecek.”

Gelişen mücadele ve halk isyanı sürecinde ABD, Batista’yı gözden çıkarmayı ihtimaller dahiline almıştır. Yükselen muhalefeti izleme ve ”dur bakalım ne olacak” pozisyonundadır. 26 Temmuz Hareketi’nde Armando Hart, Haydee Santamaria, Vilma Espin ve Luis Buch gibi önde gelen yönetici kadroların Santiago Konsolosluğunda Amerikan yetkilileriyle görüşmesi olağan hale gelmişti. Bu üst düzey yöneticiler arasında konsolos yardımcısı Pilham Patterson ve diğer yetkili Oscar Guera vardı.  “İsyancılar Küba maşası şefinin daha sonra – tüm personel ve ben Fidelciydik- diye yazdığı gibi CIA ana analiz bölümü tarafından seviliyorlardı. Frank Pais kısa süreli hapislikten sonra özellikle Patterson ile uzun tartışmalar yaparak görüşmeleri sürdürdü.” ABD daha önceki dönemlerde iktidar değişimi süreçlerini izlemiş, kendisiyle işbirliğini esas alacak işbirlikçi iktidarların oluşması zeminini yaratma girişiminde bulunmuştur. Bu sefer de Batista sonrası iktidar alternatiflerini düşünüp izlemektedir.

Che, “ABD hükümeti memurları birçok kez dağlardaki devrimin derinliğini hesaplamak amacıyla sokulmaya çalıştı ama yakın gelecekteki tehlikenin belirtilerini saptamayı başaramadılar.” diyerek ABD’nin pozisyonunu çok iyi ifade etmiştir.

General Cantillo, Fidel ile yaptığı görüşmeden hemen sonra Havana’ya gider ve Fidel’in belirttiği şartların tam tersini yapar. Yılbaşı gecesini Batista ile birlikte geçirir. Gece yarısı Batista’yı Dominik Cumhuriyeti’ne yolcu etmek için havaalanına bırakır. Ardından da askeri darbeyi ilan eder ve ABD elçiliğiyle başkanlığının tanınması pazarlığına girişir.

Bu gelişme üzerine Fidel Castro radyodan bütün Devrim Ordusu birliklerine savaşa devam emri vererek istikametin Havana olduğunu belirtir. Halktan rejim yöneticilerini tanımamalarını ister ve sendikalara da genel grev ilan etmeleri çağrısını yapar. Fidel Castro’nun bu konuşması Devrim radyosuna bağlanan diğer radyo ve televizyonların tamamında yayınlanarak anında halka iletilir.

Batista, önce ABD elçiliğine sığınmak ister ama olumlu cevap alamaz. Bunun üzerine 1 Ocak 1959’da tüm servetini yanına alarak Dominik Cumhuriyeti’ne kaçar. Daha sonra İspanya’ya bağlı Modeira adasına sürgüne yollanır. 1973’te İspanya’nın sahil kasabası Marbello’da ölür.

Devrimin inşası ve ABD ile cepheleşme

“Devrime evet hükümet darbesine hayır” çağrıları ile Che ve Almeida, Havana’nın kritik bölgelerini denetim altına alırlar. Ordunun başına Batista’ya karşı bir komplo hazırlığında olduğu bilinen Albay Burguin atanır ve bu şekilde ordu pasifize edilir ve hareketlenmesi durdurulur. Bundan bir gün sonra ise ordunun başına Camillo Cienfuegos atanır. Siyasal devrim artık gerçekleşmiştir. Dört gün süren genel grev ise devrimin zaferini garantiye alır. Bu genel grev gerilla kurmaylarının önderliği dışında bir hükümetin kurulmasını da engeller. Devrim için silahlı mücadele devrimin kesin ve tartışmasız zaferiyle sona erer. Geniş halk desteği ve Fidel’in ağzından çıkan mesajlara sonuna kadar sadık kalınması bu yöndeki açık strateji bu zaferi getiren faktörlerin başında gelir.

‘Dr. Manuel Urrutia, Santigo de Cuba’da kurulmuş olan geçici devrimci hükümetin başkanlığını üstlenmişti. Batista’nın kaçışı ve askeri darbenin başarısız olmasından sonra 5 Ocak 1959’da Havana’ya gelip yönetimi resmen devraldı. Manuel Urrutia, başbakanlık görevini bir hukukçu olan Jose Miro Cordona’ya verir. Ancak, devrimci dalganın hükümeti zorlaması sonucunda bu oldukça zengin olan avukat 16 Şubat’ta başbakanlık görevini Fidel Castro’ya bırakmak zorunda kaldı. Bu devrimin önderlerinin devrimi sahiplenmelerinin ilk göstergesidir.

16 Şubat 1959’da Fidel Castro başbakanlık görevini üstlenir. Artık devrimi inşa zamanıdır. İlk etapta ev kiralarından elektrik tüketimine ve toplu taşımaya % 50 indirim yapılır. Raul Castro,  “Küba Devrimi’nin mihenk taşı toprak reformudur” demişti. 17 Mayıs 1959’da toprak reformu yasası çıkarılır. Aslında bu reform yasası olağanüstü bir değişim getirmemektedir. Hatta Batista’nın ortadan kaldırdığı 1940 Anayasası’nda kabul edilmiş olan Latifundiaların kamulaştırılıp yoksul köylüğe dağıtılmasından ibarettir. Devrimin farklı bir seyir aldığının belki de ilk işaretidir. ABD’nin o günden sonra tehlikeli bir düşmana dönüşmesini başlıca nedeni, ülkenin belli başlı en büyük Latifundialarının ve taşınmazlarının Amerikan şirketlerine ait olmasıdır. Benzeri bir olay da Küba’nın petrol ithalatında yaşanır. ABD’nin elinde olan petrol rafineleri SSCB’den gelen ve acilen işlenmesi gereken ham petrolün işlemesini yokuşa sürence, hükümet, tüm yabancı sahipliğinde bulunan rafineleri millileştirme kararı alır.

Devrimin sınıfsal ayrışmasını ve burjuvazinin tasfiyesi gerçeklik halini alır. Devrim hükümetinin hızla uygulamaya koymak için halka söz verdiği politik adımlara ve de girişimlere başkan M. Urrutia ayak direr. Resmen devlet başkanı olduktan sonra burjuva sekter davranışları, kendini diğerlerinden üstün görmesi, acil hayata geçirilmek istenen politikalara sıcak bakmaması ve devrim yasalarının geciktirilmeksizin çıkarılmasına karşı çıkmaya başlaması devrimin kadrolarında ve halk arasında büyük öfkeye sebep olur. Ezilen halk iktidarını kurmak isteyen devrim kadrolarıyla, burjuva egemen sınıf zihniyetinin arasındaki kapışmanın fitili ateşlenmiştir. Fidel Castro ipleri koparır ve 18 Temmuz 1959’da televizyonların canlı yayınında başkan Urrutia’yı halka şikayet eder ve artık Urrutia ile birlikte çalışmayacağını belirterek başbakanlıktan istifa ettiğini açıklar. Televizyon Fidel Castro’nun konuşmasını izleyen halk sokaklara dökülür. Halkın yoğun protestoları karşısında koltuğunu koruyamayacağını gören Urrutia başkanlık görevini bırakmak zorunda kalır. Ezilen halk devrimine sahip çıktığını gösterir. 26 Temmuz Moncado kışlası ve Carlos Manuel Cepedes kışlası eylemlerinin kutlamaları sırasında halkın çok büyük desteğiyle Fidel tekrar başbakanlık görevini üstlenir. Urrutia’nın başkanlıktan istifası sonrasında yeni devlet başkanı ise Avukat Dr. Osvalde Dorticos olur ve başkanlık görevini 1976’ya kadar sürdürür.

Fidel Castro, 1959 Nisan’ında ABD, Kanada ve pek çok Güney Amerika ülkesini kapsayan bir geziye çıkar. Fidel Castro’nun bu geziye çıkmasındaki amaç Küba Devrimi’nin ne olduğunu ve ne hedeflediğini ilk ağızdan anlatmak, bu ülkelerin Küba karşısında nasıl bir tavır alacağını da yerinde görmekti. Gezi sırasında ABD yetkililerinin son derece soğuk davranışları, Güney Amerika hükümetlerinin son derece güvensiz ve mesafeli tutumlarıyla karşı karşıya kalsa da gittiği her ülkede halk Fidel Castro’yu coşkuyla karşılar.

ABD’nin Küba’ya karşı aldığı her tedbir Küba’nın yabancı sermayeye karşı attığı adımları daha da kararlı hale getirmesine neden oluyordu. Ağustos 1960’a gelindiğinde Küba’da tek bir ABD şirketi kalmaz. Bu durum ABD’nin had safhada saldırganlaşmasını, sonu gelmeyen “tedbirler listesini” devreye sokmasını beraberinde getirir.

Raul Castro, Haziran 1960’da Çekoslovakya’ya gider. Oradan da SSCB Komünist Parti 1. Sekreteri Nikita Kruşçev’in bizzat davetiyle Moskova’ya geçer. Küba Devrimi’nin kendini savunabilmesi için ihtiyaç duyduğu silahları acilen temin edebilmesi adına bu ziyaret hayati önemdedir. Nitekim Domuzlar Körfezi saldırısında Küba’nın zaferinde SSCB’den alınan silahlar belirleyici olur.

ABD, Küba Devrimi’ni çökertmek için karşı devrimci propagandalar yapmaya, ekonomik ambargo uygulamaya ve Miami’de binlerce devrim karşıtına askeri eğitim vererek Küba’yı işgal girişiminde bulunmaya kalkışır. 17-19 Nisan 1960 tarihleri arasında ABD’den yola çıkıp Küba’ya Playa Giron sahiline çıkarma yapan paramiliter karşı devrimci askeri güçler devrimi yenilgiye uğratmayı hedefliyordu. “Domuzlar Körfezi” adıyla bilinen Playa Giron savaşı Fidel Castro’nun liderliğinde silahlı milisleri ve Devrim Ordusu’nun kararlı direnişiyle işgal girişimi daha başlangıç aşamasında bozguna uğratılır. ABD’nin eğitip gönderdiği bin beş yüz karşı devrimcinin yüzlercesi Playa Giron’da çıkarma esnasında öldürülürken, yüzlercesi de tutsak alınır. ABD emperyalizmi Küba karşısında ilk yenilgisini yaşamış olur.

Devrimden hemen sonra Küba’da egemen sınıfın karşı devrimci kalıntıları devrim aleyhine silahlı örgütlenmeler oluşturur. Devrimin inşası adına hızla hayata geçirilen adımlar burjuvazinin yaşam damarını kestiğinden devrimi sabote etmeye giriştiler. Batista rejiminin katilleri de bu örgütlenmelerin başını çekmektedir. Kentlerde büyük alışveriş merkezlerine sabotajlar düzenleniyor, kent dışında da özellikle Escambray dağlarında her tarafa saldırarak halka terör uyguluyorlardı. Bu karşı devrimciler eylemlerini, kendilerine hava yoluyla silah, mühimmat, gelişmiş haberleşme araçları ve pek çok diğer malzemeyi temin etmekte olan ABD istihbarat kurumlarıyla koordineli olarak gerçekleştirmekteydiler. Bu çetelerle savaş beş yıl kadar sürer.

Sosyalizm ilanı

Yeni sistem, devrim sonrasında hayata geçirileceği devrimci adımların atılmasına karşı direnenleri devre dışı bırakmaya başladıktan sonra devrimin yanında yer alan hareketlerin tek çatı altında bir araya gelmesi, Küba Komünist Partisi’nin kurulması zamanı gelmiştir. İlk adımda 26 Temmuz Hareketi, Sosyalist Halk Partisi (1944’ten beri bu ismi kullanan Komünist Part-PSP-), Directoria Revolucionario (DR)’nin devamı olan 13 Mart Hareketi (Escambray dağlarında kendi gerilla gücünü yaratan ve devrim arifesinde 26 Temmuz Hareketi’nin önderliğini kabul eden hareket) “Birleşik Devrimci Örgütler” (Organizaciones Revolucionario İntegrodas-ORİ-) adı altında birlik oluşturur. Bu örgüt ise, 1962’de Birleşik Sosyalist Parti (PURS) adını alır. 1965 yılında ise Küba Komünist Partisi olur.

1963’te yapılan ikinci toprak reformunda büyük ve orta ölçekli toprak özel mülkiyetini tamamen ortadan kaldırır. Buna karşılık yeni reformun hazırlık sürecinde çiftçilerin bir araya gelerek etkin bir “küçük çiftçiler örgütü” kurmaları teşvik edilir. Bu örgütün devlet ve hükümet liderliği üzerinde politik ve ekonomik bir baskı grubu olarak işlev görmesi sağlanır. O yıllarda 200 bin çiftçi ailesinin bir araya gelerek kurdukları örgütün halen Küba’nın belli başlı politika üreten kurumlarından biri olduğu belirtilmektedir. Küba Hükümeti 1968 yılında ülkedeki bitin firmaları millileştirme kararı alır.

Raul Castro SSCB’nin tarihini araştırırken Kızıl Ordu’nun 1920’lerde üretime doğrudan katılması dikkatini çeker. Uluslararası gerilimler nedeniyle devrimi savunmak için büyük bir emek gücünün silah altında hazır fakat atıl bekletilmesine, buna karşılık ülke ekonomisinin bu güce olabildiğince ihtiyaç duyduğu bir zamanda Sovyetlerde hayta geçirilen adımın akıllıca bir çözüm olduğunu görür. Bu örnek Küba’da askeri uzmanlık alanlarının dışında kalan fakat olağandışı durum nedeniyle silah altında tutulması gereken erlerden oluşan birimlerden bir ”İşçi Gençlik Ordusu’nun ortaya çıkmasına vesile olur. Bu birimler Küba’da şeker kamışı kesiminde hizmet verirler.


Bu çalışma aşağıdaki kaynaklardan faydalanarak hazırlanmıştır:

  • Ana Britanica Ansiklopedisi
  • Günümüzde Latin Amerika ve Sosyalizm – D.L Raby
  • Politik Yazılar – E.Che Guevara
  • Devrime Adanmış Bir Yaşam R.Castro – Nikolay S.Leonov
  • Küba Devriminin İçinden – Julia E. Sweig
  • Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi (5. Cilt)

Not: Yazı dizisi, “Küba devriminin özgünlükleri” başlıklı ikinci bir yazı ile devam edecek.